Popülizm ve Hürriyet

Populism and Freedom

Ahmet Said AYDİL, Bağımsız Araştırmacı

 

Sivil toplum örgütleri ve başta AB ve AK olmak üzere bir takım uluslararası kuruluşların çalışmalarına göre Avrupa’da insan hakları ve demokrasi kalite endekslerinde gerilemeler görülüyor. Almanya, Fransa, Belçika ve Hollanda gibi yerleşmiş demokrasilerde bu gerilemeler henüz ciddi boyuta ulaşmadı ve bir gerileme eğiliminden söz edilemeyebilir ancak başta Polonya ve Macaristan olmak üzere bazı ülkelerde istikrarlı ve ciddi gerilemeler söz konusu. Bunun yanı sıra son yıllarda Türkiye’den AİHM’ye giden dosya sayısının artışı ve Rusya’nın Ukrayna’ya açtığı savaş esnasında gerçekleşen ihlaller ile bu tablodaki olumsuz görüntü daha da kötüleşiyor.

Bu gerilemenin temel gerekçeleri arasında Avrupa’daki popülist siyasetin yükselişi ve Avrupa’nın mülteci krizini kötü yönetmesi yer alıyor.

SORU: “Popülizm nedir?”

“Popülizm” terimi birçok otoriter rejimi ve siyasi hareketi tanımlamak için sıklıkla kullanılmaktadır. Sık kullanılan bir terim olmasına rağmen, “popülizm”, üzerinde kesin mutabakata varılmış bir tanıma sahip değil. Ancak siyaset bilimciler popülist hareketlerde ortak bulunan bir takım özellikleri şöyle ortaya koymuşlardır: Popülistler halkın güncel şikâyetlerine odaklanır. Bunlara karşı çözüm olarak da kısa vadede popüler ancak uzun vadede sürdürülemez çareler gündeme getirirler. Popülistler demokrasinin ve insan hakları değerlerinin özüne aykırı politikaları savunurken sözde bir “halk iradesini” gerekçe gösterirler. Popülist rejimlerin çoğu, belirli bir etnik ya da ırksal grubu “gerçek” halk olarak tanımlar. Bu anlayışa göre “halk” ortak bir dünya görüşüne sahip homojen bir birimdir. Popülist liderler, bu sözde mutabakatla çelişen kişileri halkın “düşmanı” ilan eder.

Avrupa Konseyi’nin popülizm üzerine yaptığı bir çalışma, popülistlerin insan haklarına ve demokrasiye şu yollarla zarar verdiğini belirtmektedir: “Tartışmayı kısıtlayarak, muhalefeti gayri meşrulaştırarak ve siyasi çoğulculuğu sınırlandırarak hukukun üstünlüğü, parlamento otoritesi, bağımsızlık ve tarafsızlık gibi demokratik denge ve denetleme mekanizmalarının ve medya ve sivil toplumun, bireysel insan haklarının ve azınlıkların korunmasının zayıflatılması ve sınırsız devlet gücü üzerindeki uluslararası denetimlere meydan okumak.

Avrupa’da son yıllarda gerçekleşen seçimlere bakıldığında popülist anlatının halk arasında popülerleştiği görülüyor. Bunun temel gerekçesi mülteci sayısının ve diğer azınlıkların artışı ve bir takım terör eylemlerinin siyasetçiler aracılığıyla ana gündem haline getirilmesi.

Azınlıklara karşı “mücadele” Avrupa’da popülist siyasetin en önemli gündemi. Siyaset bilimciler bu açıdan popülizmi “halkı” ,”ötekilerden” yani kendinden olmayanlardan koruma iddiası olarak tanımlıyor. Bu nedenle, popülistlerin, etnik, dilsel veya dinî azınlıklara mensup bireylerin temel haklarını küçümseme veya reddetme eğilimi vardır. Popülist siyasetçiler demokrasi ve insan haklarını doğrudan reddetmemekte ancak kendi gündemleriyle birleştirmeye çalışmaktadır. Bu bağlamda dar kapsamlı sözde bir demokrasi ve evrensel olmayan, yaptırımı güçsüz bir insan hakları hukuku anlayışları vardır. Azınlık hakları ile çoğunluğun “iradesi” arasında bir gerilim oluşturmakta ve “Onların hakları bizim haklarımıza zarar veriyor.” anlatısı topluma aktarılmaktadır. Ne yazık ki bu fikirler, özellikle ekonomik olarak zor durumda olan ve mülteci akını yanında dünya çapında bir salgının ortasında kafası karışan halkları etkileyebilmektedir.

SORU: Mülteci krizi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Avrupa ülkelerinin mülteci krizine verdiği tepkiler maalesef yetersiz kaldı. Olaya kısıtlama ve engelleme politikasıyla ve istatiksel bir bakış açısıyla bakmalarının sonucu olarak ortaya çok kaotik bir görüntü çıktı. Basit teknelerle ölümü göze alarak dalgalı denizlere çıkan insanlar, sınır kapılarında izdihamlar ve daha birçok üzücü olay Avrupalı devletlerin daha koordineli ve inovatif yaklaşım tarzıyla engellenebilir ve bu süreçte ortaya çıkan bölücü popülist anlatıyı da ortadan kaldırabilirdi. Ciddi anlamda iş gücüne ihtiyaç duyan Avrupa ülkeleri sığınmayı yasal prosedürlere bağlayıp bu süreci daha az kaotik hale getirebilirdi. Üstelik AB Adalet Divanına gelen “X and X v. Belçika” dosyasıyla bu şans ayaklarına gelmişti. Ancak siyasi endişelerin üstün geldiği bir süreçte bu kapı kapandı.

Yunanistan’ın adalarında, Fransa, Calais’de, Polonya ve Macaristan sınırlarında bulunan sığınmacılar; uluslararası korumaya ihtiyaç duyan mağdurlar olarak görülmek yerine güvenlik tehditleri olarak dikkate alındı. Devletler, STK’lardan ve insan hakları savunucularından gelen insan hakları çağrılarını görmezden geldi. Yol boyunca birçok insan boğularak can verdi. Kıyılarına vardıklarında hedef ülkelerde içler acısı koşullara hapsedildiler. Calais’deki mülteci kampları o kadar donanımsızdılar ki mültecilerin çoğu ormanlarda kamp kurmaya başladı. Michael O’Flaherty, Avrupa Komisyonu AB Temel Haklar Ajansı Başkanı, Yunanistan’ın Moria kentindeki AB mülteci merkezini “Avrupa’daki en endişe verici temel haklar sorunu” olarak tanımladı.

Mültecilerin hukuki statüsüne İlişkin 1951 tarihli Milletlerarası Sözleşme’de, bazı mültecilerin sığınma talep etmek için göçmenlik yasalarını çiğnemek zorunda kalabileceği belirtilmiştir. Bu yüzden de, sözleşme hazırlanırken, mültecileri yasadışı yollarla ülkeye girmelerinden dolayı cezalandırılmaktan korumak için, sözleşmeye, bunu yasaklayan 31. maddeyi eklemişlerdir. AB ve üyeleri sığınmacılar için henüz yasal yollar oluşturmadığından kaçakçılara olan talep ve ihtiyaç artmıştır. Sığınmacılar için bu sistem en temel hakları olan yaşam haklarını elde etmek için yasaları çiğnemelerini ve hayatlarını riske atmalarını gerektirmektedir. Ancak AB ve üyeleri halen sığınmacılar için kasıtlı olarak bariyerler inşa ederek mültecileri bu sisteme hapsetmektedir.

SORU: Bu gidişata karşı tepkiler nelerdir ve insan haklarının geleceği nasıl görünüyor?

Son yıllardaki gelişmeler insan hakları hukukuna ve uluslararası mahkemelere devletlerin siyasi desteklerinin önemini gösterdi. Ukraynalı mültecilere gösterilen iyi muamele de Orta Doğulu mültecilere yapılan ikiyüzlülükleri ortaya koydu. Bunun farkında olan AB ve AK organları da bu bağlamda birçok platformda öz eleştirilerde bulundu. Her şeye rağmen günümüzde Müslüman göçmen ve mülteci Avrupa’da hayatlarını kuruyor ve yine insan hakları hukuku koruması altında haklarını arayabiliyor.

Başlarda her ne kadar iç karartıcı bir tablo çizmiş olsak da bu, iyi gelişmelerin de olmadığı anlamına gelmiyor. Günümüzde bu popülist dalgaya karşı olarak insan hakları ve demokrasi değerlerini daha güçlü ve istekli şekilde destekleyen aktörler ortaya çıkmış durumda. Demokrat siyasetçiler söylemlerini güçlendiriyorlar ve özellikle gençlerden aldıkları destekle popülerliklerini arttırıyorlar. Son Fransa seçiminde Jean-Luc Mélenchon’un partisinin oy oranının ciddi şekilde artması ve Almanya’da aşırı sağ parti AFD’nin başta Berlin’de olmak üzere ciddi oy kaybı da buna birer örnek. Ayrıca istatistiklere ve Avrupa gençleri arasında yapılan anketlere göre gençlerin mülteci ve diğer göçmenlere bakış açısı diğer yaş gruplarına göre çok daha pozitif.

İnsan hakları hukukunun tarihi, krizler, gerilemeler ve hatta bazen kıyımlarla doludur. İnsan hakları hukuku nasıl 2. Dünya Savaşı’nın felaketlerinden sonra ortaya çıkmışsa ve Bosna soykırımından sonra daha ciddi savunulur hale gelmişse yine bu gerilemenin ardından bir yükseliş beklemek boş iyimserlik olmaz. Dediğimiz gibi, dünyada yaygınlaşan bu popülist ve otoriter dalgaya karşı yerleşik demokrasiye sahip devletler kendilerine çeki düzen vermeleri gerektiğinin farkına vardı. Bu bağlamda dünya siyasetinde kopmalar ve demokratlar ve otoriter devletler olmak üzere taraflara bölünmeler görülüyor. Avrupa’nın enerji açısından Rusya’dan kopma ve ticari olarak Çin’den kopma planları açık bir şekilde gündem olarak belirlendi. Bu atmosferde Türkiye’nin de demokrat çizgide kalması ve insan haklarını temel değerler olarak belirlemiş blokta yer alması elbette daha doğru olacaktır.