Ehl-i dünyanın ve maddî tarihin nazarıyla, nev-i beşerin hayat-ı
içtimâiyesi noktasında bakılsa, görülüyor ki hayat-ı içtimâiye-i siyâsiye
îtibâriyle, beşer, birkaç devri geçirmiş. Birinci devri vahşet ve bedevîlik
devri, ikinci devri memlûkiyet devri, üçüncü devri esir devri, dördüncüsü ecir
devri, beşincisi mâlikiyet ve serbestiyet devridir. Vahşet devri dinlerle,
hükümetlerle tebdil edilmiş; nimmedeniyet devri açılmış. Fakat, nev-i beşerin
zekîleri ve kavîleri, insanların bir kısmını abd ve memlûk ittihaz edip, hayvan
derecesine indirmişler. Sonra bu memlûkler dahi bir intibâha düşüp, gayrete
gelerek, o devri esir devrine çevirmişler; yani, memlûkiyetten kurtulup,
fakat olan zâlim düsturuyla yine insanların kavîleri zaif-lerine esir muâmelesi
yapmışlar. Sonra, ihtilâl-i kebîr gibi çok inkılâplarla, o devir de ecîr devrine
inkılâp etmiş. Yani, zenginler olan havas tabakası, avâmı ve fukarâyı ücret
mukâbilinde hizmetkâr ittihaz etmesi, yani sermaye sahipleri ehl-i sa’yi ve
ameleyi küçük bir ücrete mukâbil istihdam etmeleridir. Bu devirde sû-i istimâlât
o dereceye vardı ki, bir sermâyedar, kendi yerinde oturup, bankalar vâsıtasıyla
bir günde bir milyon kazandığı halde; bir bîçare amele, sabahtan akşama kadar,
tahte’1-arz mâdenlerde çalışıp, kùt-u lâyemût derecesinde, on kuruşluk bir ücret
kazanıyor. Şu hal, müthiş bir kin, bir iğbirar verdi ki, avâm tabakası havâssa
îlân-ı isyan etti. Şu asrın tâbiriyle, sosyalistlik, bolşeviklik sûretinde,
evvel Rusya’yı zîr ü zeber edip, geçen Harb-i Umûmiden istifade ederek, her
yerde kök saldılar. Şu bolşevizm perdesi altındaki kıyâm-ı avâm, havâssa karşı
bir kin ve bir tezyif fikrini verdiğinden, büyüklere ve havâssa âit medâr-ı
şeref herşeyi kırmak için bir cesâret vermiş.

Mektubat, 353, 354

Bir rüyâda demiştim: Devletler, milletlerin hafif muhârebesi,
tabakat-ı beşerin şedid olan harbine terk-i mevkî ediyor.

Zîrâ beşer, edvârda esirlik istemedi, kanıyla parçaladı. Şimdi
ecîr olmuştur; onun yükünü çeker, onu da parçalıyor.

Beşerin başı ihtiyar; edvâr-ı hamsesi var. Vahşet ve bedeviyet,
memlûkiyet, esâret, şimdi dahi ecîrdir, başlamıştır, geçiyor.

Sözler, 650

Bir saadet-i acile-i ()müstemirre
bizi bekliyor. Pek cüz’î ve mütehavvil ve mahdut olan hali, geniş istikbal ile
mübadele eden kazanır.”

Birden meclis tarafından denildi:

“İzah et!”

Dedim:

“Devletler, milletler muharebesi, tabakat-ı beşer muharebesine
terk-i mevkî ediyor. Zîra, beşer esir olmak istemediği gibi, ecir olmak da
istemez. Galip olsa idik, hasmımız ve düşmanımız elindeki cereyan-ı
müstebidaneye belki daha şedîdane kapılacak idik. Halbuki, o cereyan hem
zalimane, hem tabiat-ı alem-i İslama münafi, hem ehl-i îmanın ekseriyet-i
mutlakasının menfaatine mübayin, hem ömrü kısa, parçalanmaya namzettir. Eğer ona
yapışsa idik, alem-i İslamı fıtratına, tabiatına muhalif bir yola sürükleyecek
idik.

“Şu medeniyet-i habîse ki; biz ondan yalnız zarar gördük ve
nazar-ı Şeriatta merdud ve seyyiatı hasenatına galebe ettiğinden, maslahat-ı
beşer fetvasıyla mensûh ve intibah-ı beşerle mahkûm-u inkıraz, sefih,
mütemerrid, gaddar; manen vahşî bir medeniyetin himayesini Asya’da deruhte
edecek idik.”

Meclisten biri dedi:

“Neden Şeriat şu medeniyeti reddeder?”

Dedim:

“Çünkü, beş menfi esas üzerine teessüs etmiştir. Nokta-i
istinadı kuvvettir; o ise, şe’ni, tecavüzdür. Hedef-i kastı, menfaattır; o ise,
şe’ni, tezahümdür: Hayatta düsturu, cidaldir; o ise, şe’ni, tenazu’dur. Kitleler
mabeynindeki rabıtası, aheri yutmakla beslenen unsuriyet ve menfi milliyettir; o
ise, şe’ni, böyle müthiş tesadümdür. Cazibedar hizmeti, heva ve hevesi teşcî ve
arzularını tatmin ve metalibini teshîldir; o heva ise, şe’ni, insaniyeti
derece-i melekiyeden dereke-i kelbiyete indirmektir, insanın mesh-i manevîsine
sebep olmaktır. Bu medenilerden çoğu, eğer içi dışına çevrilse, kurt, ayı,
yılan, hınzır, maymun postu görülecek gibi hayale gelir.

Tarihçe-i Hayat, 118

-“Şu âlemin ihtilâli nedir?”

-Say’in sermaye ile mücadelesidir.

-“Acaba ikisini barıştırmak çaresi yokmudur?”

-Evet; vücub-u zekat ve hurmet-i ribâ, karz-ı hasen şerâit-i
sulhiyedir. Şu riba taşını altından çeksek, şu zalim medeniyet kasrı çökecektir.

-“Gavurlardaki iki cereyanları nasıl görüyorsun?”

-Şimdilik biri ‘necis’, biri ‘ences’tir. Tâhir-i mutlak ancak
desâtir-i islâmiyettir.

-“Öyle ise iki cereyana da lanet!”

-Evet. Lâkin bize ulaşmış olan encesin temizliği hesabına onun
izalesine çalışan necise ‘necis’ demekle onu da kendimize sıçratmak maslahat
olmasa gerektir.

Mesela: Bir hınzır seni boğuyor. Bir ayı da onu boğuyor. Ayının
bağrına dürtmekle kendine maslahat etmek, akıldan ziyade cünundur. Zaten bir
cinnet-i müstevliye dünyaya dağılmıştır.

-“Küfrün inşikakından ne görüyorsun?”

-İttihad-ı islam.

İçtimâi Reçeteler-I, 230, 231

Eski Said bir hiss-i kablelvuku ile iki acip hadiseyi hissetmiş,
fakat rüya-yı sadıka gibi tabire muhtaç imiş. Nasıl bir kırmızı perde ile beyaz
veya siyah bir şeye bakılırsa kırmızı görünür. O da siyaset-i İslamiye
perdesiyle o hakikate bakmış. Hakikatın sureti bir derece şeklini değiştirmiş. O
hazır büyük veli dahi o yanlışını görüp o cihette şiddetle itiraz etmiş. İşte o
hakikat iki kısımdır:

Birincisi: Bu Osmanlı ülkesinde büyük bir parlak nur çıkacak.
Hattâ Hürriyetten evvel pek çok defa talebelere teselli vermek için, “Bir nur
çıkacak, gördüğümüz bütün fenalıklara karşı bu vatana saadet temin edecek”
diyordu. İşte, kırk sene sonra Risale-i Nur o hakikati kör gözlere dahi
gösterdi.

İşte Nurun zahiren, kemiyeten dar cihetine bakmayarak, hakikat
cihetinde keyfiyeten geniş ve fevkalâde menfaatini hissetmesi suretiyle, hem de
siyaset nazarıyla bütün memleket-i Osmaniyede olacak gibi ifade etmiş. O büyük
veli, onun dar daireyi geniş tasavvurundan ona itiraz etmiş. Hem o zat haklı,
hem Eski Said bir derece haklıdır. Çünkü Risale-i Nur imanı kurtarması cihetiyle
o dar dairesi madem hayat-ı bâkıye ve ebediyeyi imanla kurtarıyor. Bir milyon
talebesi bir milyar hükmündedir. Yani bir milyon değil, belki bin insanın
hayat-ı ebediyesini temine çalışmak, bir milyar insanın hayat-ı fâniye-i
dünyeviye ve medeniyetine çalışmaktan daha kıymettar ve mânen daha geniş olması,
Eski Said’in o rüya-yı sadıka gibi olan hiss-i kablelvuku ile o dar daireyi
bütün Osmanlı memleketini ihata edeceğini görmüş. Belki, inşaallah, o görüş, yüz
sene sonra nurların ektiği tohumların sümbüllenmesiyle aynen o geniş daire Nur
dairesi olacak, onun yanlış tâbirini sahih gösterecek.

İkinci hakikat: Kırk sene evvel Eski Said bu matbu
kitabetlerinde, İşârâtü’l-İ’câz’ın baştaki ifade-i meramında ve sair eserlerinde
musırrane ve mükerreren talebelerine diyordu ki: “Hem maddî, hem mânevî büyük
bir zelzele-i içtimaî ve beşerî olacak. Benim dünya terkiyle inzivamı ve
mücerret kalmamı gıpta edecekler” diyordu. Hattâ Hürriyetin birinci senesinde
İstanbul’da Câmiü’l-Ezher’in Reis-i Uleması olan Şeyh Bahid Hazretleri (r.h.)
İstanbul’da Eski Said’e sordu:


Said cevaben demiş:


Yani, “Osmanlı hükûmetindeki hürriyete ne diyorsun ve Avrupa
hakkında fikrin nedir?”

O vakit Eski Said demiş: “Osmanlı hükûmeti Avrupa ile hâmiledir;
Avrupa gibi bir hükûmeti doğuracak. Avrupa da İslâmiyete hâmiledir; o da bir
İslâm devleti doğuracak” Şeyh Bahid’e söylemiş.

O allâme zat demiş: “Ben de tasdik ediyorum.” Beraberinde gelen
hocalara dedi: “Ben bununla münazara edip galebe edemem.”

Birinci tevellüdü gözümüzle gördük. Bir çeyrek asır Avrupa’dan
daha dinden uzak…

İkinci tevellüd de inşaallah yirmi otuz sene sonra çıkacak. Çok
emarelerle, hem şarkta, hem garpta Avrupa içinde bir İslâm devleti çıkacak.

Üçüncü hakikat: Hem Eski Said, hem Yeni Said, hem maddî, hem
mânevî büyük bir hadise Osmanlı memleketinde büyük ve dehşetli ve tahribatçı bir
zelzele-i beşeriye Osmanlı memleketinde olacak diye, hiss-i kablelvuku ile Eski
Said mükerrer ve musırrane haber veriyordu. Halbuki o his ile Nur meselesinin
aksiyle gayet geniş daireyi dar görmüş. Zaman onu ikinci Harb-i Umumî ile tam
tasdik ettiği halde, onun o çok geniş daireyi Osmanlı memleketinde gördüğünü
şöyle tâbir ediyor ki:

İkinci Harb-i Umumî beşere ettiği tahribat-ı azîme gerçi çok
geniştir. Fakat hayat-ı dünyeviyeye ve bekasız medeniyete baktığı cihetinde,
Osmanlıdaki tahribata nisbeten dardır. Osmanlıdaki mânevî zelzele hayat-ı
ebediye ve saadet-i bâkiyenin zararına bir tahribat ve bir zelzele-i mâneviye-i
İslâmiye mânen o ikinci Harb-i Umumîden daha dehşetli olmasından, Eski Said’in o
sehvini tashih ediyor ve rüya-yı sadıkasını tam tâbir ediyor ve o hiss-i
kablelvukuunu gözlere gösteriyor. Ve o muteriz ehl-i velâyeti zahiren haklı,
fakat hakikaten Eski Said’in o hissi daha haklı olduğunu ispatla, o veli zatın
itirazını tam reddediyor.

Emirdağ Lahikası, 345

Efendiler! Dalalet ve fenalıklar cehaletten gelse, def etmesi
kolaydır. Fakat fenden, ilimden gelen dalaletin izalesi çok müşküldür. Bu
zamanda dalalet fenden, ilimden geldiği için, ancak onları izale etmeye ve
nesl-i atiden o belaya düşen kısmını kurtarmaya, karşılarında dayanmaya Risale-i
Nur gibi her cihetle mükemmel bir eser lazımdır. Risale-i Nur’un bu kıymette
olduğuna delil şudur ki:

Yirmi seneden beri, benim şiddetli ve kesretli bulunan
muarızlarım ve şiddetli tokatlarını yiyen filozofların hiçbirisi, Risale-i Nur a
karşı çıkmamış ve cerh edememiş ve çıkamaz. Ve dokuz ay, üç adliye ve merkez-i
hükümet ehl-i vukufu, yüz kitaptan ibaret eczalarında, bizi mesul edecek bir tek
madde bulamamalarıdır. Ve binler ehl-i dikkat olan Risale-i Nur şakirtle-rine
kanaat-i kat’iye veren, “İşarat-ı Kur’âniye” ve “İhbarat-ı Gaybiye-i Aleviye ve
Gavsiye”nin, bu asırda Risale-i Nur’un ehemmiyetine ve makbuliyetine imza
basmalarıdır. Evet, adliyeler, hukukları muhafaza etmek ve haksızları tecavüzden
durdurmak, vazifeleri olmak cihetiyle, Risale-i Nur’un yüz risalesi, yirmi
senede yüz bin adamın saadetlerine hizmet ettiği sabit olmakla beraber; on
seneden beri, iki mahkeme ve merkez-i hükümet ve birkaç vilayetin zabıtaları ve
Denizli Mahkemesi münasebetiyle dokuz ay bütün mahrem ve gayr-ı mahrem
evraklarımızda ve risale-lerde millete ve vatana bir zararlı maddeyi ve mucib-i
ceza bir yanlış görmediğinden, elbette Risale-i Nur’un bu vatanda gayet külli ve
büyük hukuku var. Bu külli ve çok ehemmiyetli hukuku nazara almayıp, adi
evraklar gibi müsadere ederek, millete ve takviye-i imana muhtaç biçarelere pek
büyük bir haksızlığı nazara almamak ve adi bir adamın cüz’i ve küçük bir hakkını
ehemmiyetle nazara almak, adliyenin mahiyetine ve adaletin hakikatine hiçbir
cihetle yakışmaz diye size hatırlatıyoruz.

Doktor Duzi’nin ve sair zındıkların eserlerine ilişmemek,
Risale-i Nur’a ilişmek, gazab-ı İlahinin celbine bir vesile olabilir diye
korkuyoruz. Cenab-ı Hak size insaf ve merhamet ve bize de sabır ve tahammül
ihsan eylesin. Amin.

Emirdağ Lahikası, 21, 22

Şu Mesele, Yedi İşarettir.

Evvelâ, tahdis-i nimet suretinde birkaç sırr-ı inâyeti izhar
eden Yedi Sebebi beyan ederiz.

Birinci Sebep: Eski Harb-i Umumîden evvel ve evâilinde, bir
vakıa-i sadıkada görüyorum ki, Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağının
altındayım. Birden o dağ müthiş infilâk etti. Dağlar gibi parçaları dünyanın her
tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum validem yanımdadır. Dedim:
“Ana, korkma. Cenâb-ı Hakkın emridir; O Rahîmdir ve Hakîmdir.”

Birden, o hâlette iken, baktım ki, mühim bir zat bana âmirâne
diyor ki: “İ’câz-ı Kur’ân’ı beyan et.”

Uyandım, anladım ki, bir büyük infilâk olacak. O infilâk ve
inkılâptan sonra, Kur’ân etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur’ân
kendi kendini müdafaa edecek. Ve Kur’ân’a hücum edilecek; i’câzı onun çelik bir
zırhı olacak. Ve şu i’câzın bir nevini şu zamanda izharına, haddimin fevkinde
olarak, benim gibi bir adam namzet olacak. Ve namzet olduğumu anladım.

Madem i’câz-ı Kur’ân’ı bir derece beyan, Sözlerle oldu. Elbette,
o i’câzın hesabına geçen ve onun reşehâtı ve berekâtı nevinden olan
hizmetimizdeki inâyâtı izhar etmek, i’câza yardımdır ve izhar etmek gerektir.

İkinci Sebep: Madem Kur’ân-ı Hakîm mürşidimizdir, üstadımızdır,
imamımızdır, her bir âdabda rehberimizdir. O kendi kendini methediyor. Biz de
onun dersine ittibâen, onun tefsirini methedeceğiz.

Hem madem yazılan Sözler onun bir nevi tefsiridir. Ve o
risaleler ki, hakaik-i Kur’âniyenin malıdır ve hakikatleridir. Ve madem Kur’ân-ı
Hakîm ekser sûrelerde, hususan
‘larda,
’lerde
kendi kendini kemâl-i haşmetle gösteriyor, kemâlâtını söylüyor, lâyık olduğu
methi kendi kendine ediyor. Elbette, Sözlerde in’ikas etmiş Kur’ân-ı Hakîmin
lemeât-ı i’câziyesinden ve o hizmetin makbuliyetine alâmet olan inâyât-ı
Rabbâniyenin izharına mükellefiz. Çünkü o üstadımız öyle eder ve öyle ders
verir.

Üçüncü Sebep: Sözler hakkında, tevazu suretinde demiyorum; belki
bir hakikati beyan etmek için derim ki:

Sözlerdeki hakaik ve kemâlât benim değil, Kur’ân’ındır ve
Kur’ân’dan tereşşuh etmiştir. Hattâ Onuncu Söz, yüzer âyât-ı Kur’âniyeden
süzülmüş bazı katarattır. Sair risaleler dahi umumen öyledir.

Madem ben öyle biliyorum. Ve madem ben fâniyim, gideceğim.
Elbette bâki olacak bir şey ve bir eser, benimle bağlanmamak gerektir ve
bağlanmamalı. Ve madem ehl-i dalâlet ve tuğyan, işlerine gelmeyen bir eseri,
eser sahibini çürütmekle eseri çürütmek âdetleridir. Elbette, semâ-yı Kur’ân’ın
yıldızlarıyla bağlanan risaleler, benim gibi çok itirazâta ve tenkidâta medar
olabilen ve sukut edebilen çürük bir direkle bağlanmamalı.

Hem madem örf-ü nâsta, bir eserdeki mezâyâ, o eserin masdarı ve
menbaı zannettikleri müellifinin etvârında aranılıyor. Ve bu örfe göre, o
hakaik-i âliyeyi ve o cevâhir-i galiyeyi kendim gibi bir müflise ve onların
binde birini kendinde gösteremeyen şahsiyetime mal etmek, hakikate karşı büyük
bir haksızlık olduğu için, risaleler kendi malım değil, Kur’ân’ın malı olarak,
Kur’ân’ın reşehât-ı meziyâtına mazhar olduklarını izhar etmeye mecburum.

Evet, lezzetli üzüm salkımlarının hâsiyetleri, kuru çubuğunda
aranılmaz. İşte ben de öyle bir kuru çubuk hükmündeyim.

Altıncı Sebep: Sözlerin telifi vasıtasıyla Kur’ân’a hizmetimize
bir mükâfât-ı âcile ve bir vasıta-i teşvik olan inâyât-ı Rabbâniye, bir
muvaffakiyettir. Muvaffakiyet ise izhar edilir.

Muvaffakiyetten geçse, olsa olsa bir ikram-ı İlâhî olur. İkram-ı
İlâhî ise, izharı bir şükr-ü mânevîdir. Ondan dahi geçse, olsa olsa hiç
ihtiyârımız karışmadan bir kerâmet-i Kur’âniye olur; biz mazhar olmuşuz. Bu nevî
ihtiyârsız ve habersiz gelen bir kerâmetin izhârı, zararsızdır. Eğer âdi
kerâmâtın fevkine çıksa, o vakit olsa olsa Kur’ân’ın i’câz-ı mânevîsinin
şûleleri olur. Mâdem i’câz izhâr edilir; elbette i’câza yardım edenin dahi
izhârı i’câz hesa-bına geçer, hiç medâr-ı fahr ve gurur olamaz; belki medâr-ı
hamd ve şükrandır.

Yedinci Sebep: Nev-i insanın yüzde sekseni ehl-i tahkik değildir
ki, hakîkate nüfûz etsin ve hakîkati hakîkat tanıyıp kabul etsin. Belki, sûrete,
hüsn-ü zanna binâen, makbul ve mûtemet insanlardan işittikleri mesâili taklîden
kabul ederler. Hattâ, kuvvetli bir hakîkati zaif bir adamın elinde zaif görür ve
kıymetsiz bir meseleyi kıymettar bir adamın elinde görse, kıymettar telâkki
eder. İşte ona binâen, benim gibi zaif ve kıymetsiz bir bîçarenin elindeki
hakàik-ı îmâniye ve Kur’âniyenin kıymetini, ekser nâsın nokta-i nazarında
düşürme-mek için, bilmecburiye îlân ediyorum ki: İhtiyârımız ve haberimiz
olmadan, birisi bizi istihdam ediyor; biz bilmeyerek bizi mühim işlerde
çalıştırıyor. Delilimiz de şudur ki: Şuurumuz ve ihtiyârımızdan hariç bir kısım
inâyâta ve teshîlâta mazhar olu-yoruz. Öyle ise, o inâyetleri bağırarak îlân
etmeye mecburuz.

Mektubat, 361,362.

Üçüncü Mesele: Fikr-i milliyet şu asırda çok ileri gitmiş.
Hususan dessas Avrupa zalimleri, bunu İslâmlar içinde menfi bir surette
uyandırıyorlar, tâ ki parçalayıp onları yutsunlar.

Hem fikr-i milliyette bir zevk-i nefsanî var, gafletkârâne bir
lezzet var, şeâmetli bir kuvvet var. Onun için, şu zamanda hayat-ı içtimaiye ile
meşgul olanlara “Fikr-i milliyeti bırakınız” denilmez. Fakat fikr-i milliyet iki
kısımdır:

Bir kısmı menfidir, şeâmetlidir, zararlıdır. Başkasını yutmakla
beslenir, diğerle-rine adâvetle devam eder, müteyakkız davranır. Şu ise,
muhasamet ve keşmekeşe sebeptir. Onun içindir ki, hadis-i şerifte ferman etmiş:
ve Kur’ân da ferman etmiş:

İşte şu hadis-i şerif, şu âyet-i kerime, kati bir surette menfi
bir milliyeti ve fikr-i unsuriyeti kabul etmiyorlar. Çünkü müsbet ve mukaddes
İslâmiyet milliyeti ona ihtiyaç bırakmıyor.

Evet, acaba hangi unsur var ki, üç yüz elli milyon vardır? Ve o
İslâmiyet yerine o unsuriyet fikri, fikir sahibine o kadar kardeşleri, hem ebedî
kardeşleri kazandırsın? Evet, menfi milliyetin tarihçe pek çok zararları
görülmüş. Ezcümle, Emevîler, bir parça fikr-i milliyeti siyasetlerine
karıştırdıkları için, hem âlem-i İslâmı küstürdüler, hem kendileri de çok
felâketler çektiler.

Hem Avrupa milletleri şu asırda unsuriyet fikrini çok ileri
sürdükleri için, Fransız ve Almanın çok şeâmetli ebedî adâvetlerinden başka,
Harb-i Umumî-deki hâdisât-ı müthişe dahi, menfi milliyetin nev-i beşere ne kadar
zararlı olduğunu gösterdi.

Beşinci Mesele: Asya’da uyanan akvam, fikr-i milliyete sarılıp,
aynen Avrupa’yı her cihetle taklit ederek, hattâ çok mukaddesatları o yolda feda
ederek hareket ediyorlar. Halbuki her milletin kamet-i kıymeti başka bir elbise
ister. Bir cins kumaş bile olsa, tarzı ayrı ayrı olmak lâzım gelir. Bir kadına
bir jandarma elbisesi giydirilmez. Bir ihtiyar hocaya tango bir kadın libası
giydirilmediği gibi, körü körüne taklit dahi çok defa maskaralık olur. Çünkü:

Evvelâ: Avrupa bir dükkân, bir kışla ise, Asya bir mezraa, bir
cami hükmün-dedir. Bir dükkâncı dansa gider, bir çiftçi gidemez. Kışla vaziyeti
ile mescid vaziyeti bir olmaz.

Hem ekser enbiyanın Asya’da zuhuru, ağleb-i hükemanın Avrupa’da
gelmesi, kader-i ezelînin bir remzi, bir işaretidir ki, Asya akvâmını intibâha
getirecek, terakki ettirecek, idare ettirecek, din ve kalbdir. Felsefe ve hikmet
ise din ve kalbe yardım etmeli, yerine geçmemeli.

Saniyen: Din-i İslâmı Hıristiyan dinine kıyas edip Avrupa gibi
dine lâkayt olmak, pek büyük bir hatadır. Evvelâ, Avrupa dinine sahiptir. Başta
Wilson, Loyd George, Venizelos gibi Avrupa büyükleri, papaz gibi dinlerine
mutaassıp olmaları şahittir ki, Avrupa dinine sahiptir, belki bir cihette
mutaassıptır.

Salisen: İslâmiyeti Hıristiyan dinine kıyas etmek, kıyas-ı
maalfârıktır; o kıyas yanlıştır. Çünkü Avrupa dinine mutaassıp olduğu zaman
medenî değildi; taassubu terk etti, medenîleşti.

Hem din onların içinde üç yüz sene muharebe-i dahiliyeyi intac
etmiş. Müstebit zalimlerin elinde avâmı, fukarayı ve ehl-i fikri ezmeye vasıta
olduğundan, onların umumunda muvakkaten dine karşı bir küsmek hasıl olmuştu.
İslâmiyette ise, tarihler şahittir ki, bir defadan başka dahilî muharebeye
sebebiyet vermemiş.

Hem ne vakit ehl-i İslâm dine ciddî sahip olmuşlarsa, o zamana
nispeten yüksek terakki etmişler. Buna şahit, Avrupa’nın en büyük üstadı Endülüs
devlet-i İslâmiyesidir. Hem ne vakit cemaat-i İslâmiye dine karşı lâkayt
vaziyeti almışlar; perişan vaziyete düşerek tedennî etmişler.

Hem İslâmiyet, vücub-u zekât ve hur-met-i ribâ gibi binler
şefkatperverâne mesâ-il ile fukarayı ve avâmı himaye ettiği,

gibi kelimâtıyla aklı ve ilmi istişhad ve ikaz ettiği ve ehl-i ilmi himaye
ettiği cihetle, daima İslâmiyet fukaraların ve ehl-i ilmin kalesi ve melcei
olmuştur. Onun için, İs-lâmiyete karşı küsmeye hiçbir sebep yoktur.

İslâmiyetin Hıristiyanlık ve sair dinlere cihet-i farkının
sırr-ı hikmeti şudur ki:

İslâmiyetin esası, mahz-ı tevhiddir; vesâit ve esbaba tesir-i
hakikî vermiyor, icad ve makam cihetiyle kıymet vermiyor. Hıris-tiyanlık ise,
“velediyet” fikrini kabul ettiği için, vesâit ve esbaba bir kıymet verir,
enâniyeti kırmaz. Adeta rububiyet-i İlâhiye-nin bir cilvesini azizlerine,
büyüklerine verir.



âyetine mâsadak olmuşlar. Onun içindir ki, Hıristiyanların dünyaca en yüksek
mertebede olanları, gurur ve enâniyetlerini muhafaza etmekle beraber, sabık
Amerika Reisi Wilson gibi, mutaassıp bir dindar olur. Mahz-ı tevhid dini olan
İslâmiyet için-de, dünyaca yüksek mertebede olanlar ya e-nâniyeti ve gururu
bırakacak veya dindarlı-ğı bir derece bırakacak. Onun için, bir kısmı lâkayt
kalıyorlar, belki dinsiz oluyorlar.

Mektubat, 311-313

Ayetü’l-Kürsînin tetimmesi olan

bin üç yüz elli (1350),

bin dokuz yüz yirmi dokuz (1929) veya (1928),

dokuz yüz kırk altı (946) “Risaletü’n-Nur” ismine muvafık;

bin üç yüz kırk yedi (1347);

eğer beraber olsa bin on iki (1012), eğer beraber olmazsa dokuz
yüz kırk beş (945) (bir şedde sayılmaz),

bin üç yüz yetmiş iki (1372) (şeddesiz),

bin dört yüz on yedi (1417);

bin üç yüz otuz sekiz (1338) (şedde sayılmaz)

bin iki yüz doksan beş (1295) (şedde sayılır) eder. Risaletü’n-Nur’un hem iki
kere ismine, hem suret-i mücahedesine, hem tahakkukuna ve telif ve tekemmül
zamanına tam tamına tevafukuyla beraber, ehl-i küfrün bin iki yüz doksan üç
(1293) harbiyle âlem-i İslâmın nurunu söndürmeye çalışması tarihine ve Birinci
Harb-i Umumîden istifade ile bin üç yüz otuz se-kizde (1338) bilfiil nurdan
zulümata atmak için yapılan dehşetli muahedeler tarihine tam tamına tevafuku ve
içinde mükerreren nur ve zulümat karşılaştırılması ve bu mü-cahede-i mâneviyede
Kur’ân’ın nurundan gelen bir Nur, ehl-i imana bir nokta-i istinat olacağını
mânâ-yı işârî ile haber veriyor diye kalbime ihtar edildi. Ben de mecbur oldum,
yazdım. Sonra baktım ki, mânâsının münasebeti bu asrımıza o kadar kuvvetlidir
ki, hiç tevafuk emaresi olmasa da, yine bu âyetler her asra baktığı gibi mânâ-yı
işârî ile bizimle de konuşuyor kanaatim geldi.

Evet, evvelâ başta

cümlesi, makam-ı cifrî ve ebcedî ile bin üç yüz elli (1350) tarihine
parmak basar ve mânâ-yı işârî ile der: Gerçi o tarihte, dini, dünyadan tefrik
ile dinde ikraha ve icbara ve mücahede-i diniyeye ve din için silâhla cihada
muarız olan hürriyet-i vicdan, hükümetlerde bir kanun-u esasî, bir düstur-u
siyasî oluyor ve hükümet, lâik cumhuriyete döner. Fakat ona mukabil mânevî bir
cihad-ı dinî, iman-ı tahkikî kılıcıyla olacak. Çünkü, dindeki rüşd-ü irşad ve
hak ve hakikati gözlere gösterecek derecede kuvvetli bürhanları izhar edip
tebyin ve tebeyyün eden bir nur Kur’ân’dan çıkacak diye haber verip bir lem’a-i
i’caz gösterir.

Hem,

tâ kelimesine kadar, Risale-i Nur’daki bütün muvazenelerin aslı, menbaı olarak
aynen o muvazeneler gibi mükerreren nur ve zulümat ve iman ve karanlıkları
karşılaştırmasıyla gizli bir emaredir ki, o tarihte bulunan cihad-ı mânevî
mübarezesinde büyük bir kahraman “Nur” namında Risale-i Nur’dur ki, dinde
bulunan yüzer tılsımları keşfeden onun mânevî elmas kılıcı, maddî kılıçlara
ihtiyaç bırakmıyor. Evet, hadsiz şükürler olsun ki, yirmi senedir Risale-i Nur
bu ihbar-ı gaybı ve lem’a-ı i’câzı bilfiil göstermiştir. Ve bu sırr-ı azîm
içindir ki, Risale-i Nur şakirtleri dünya siyasetine ve cereyanlarına ve maddî
mücadelelerine karışmıyorlar ve ehemmiyet vermiyorlar ve tenezzül etmiyorlar. Ve
hakikî şakirtleri, en dehşetli bir hasmına ve hakaretli tecavüzüne karşı ona
der:

“Ey bedbaht! Ben seni idam-ı ebedîden kurtarmaya ve fâni
hayvaniyetin en süflî ve elîm derecesinden bir bâki insaniyet saadetine
çıkarmaya çalışıyorum; sen benim ölümüme ve idamıma çalışıyorsun. Senin bu
dünyada lezzetin pek az, pek kısa; ve âhirette ceza ve belâların pek çok ve pek
uzundur. Ve benim ölümüm bir terhistir. Haydi def ol! Seninle uğraşmam, ne
yaparsan yap!” der. O zâlim düşmanına hiddet değil, belki acıyor, şefkat ediyor,
“Keşke kurtulsaydı” diyerek ıslahına çalışır.

Sâniyen:

Bu iki kudsî cümleler, kuvvetli münasebet-i mâneviye ile beraber
makam-ı cifrî ve ebcedî hesabıyla, birincisi Risaletü’n-Nur’un ismine, ikincisi
onun tahakkukuna ve tekemmülüne ve parlak fütuhatına mânen ve cifren tam tamına
tetâbukları bir emâredir ki, Risaletü’n-Nur bu asırda, bu tarihte bir
urvetü’l-vüskadır. Yani çok muhkem, kopmaz bir zincir ve bir hablullahtır. Ona
elini atan yapışan, necat bulur diye mânâ-yı remziyle haber verir.

Sâlisen:

cümlesi hem mânâ, hem cifirle Risaletü’n-Nur’a bir remzi var.

Asa-yı Musa, 78-80

Ey muhterem hâkimler,

Risale-i Nur müellifi, Kur’ân’ın dersinden aldığı ve ayn-ı
hakikat olan bu ihtarları beyan etmesi, beyan ve ispat ettiği derslerin ve
mevzuların hakkaniyetine bir hüccet içindir. Evet, ayn-ı hak ve hakikat olduğunu
dikkatle bakanlar görebilirler. Ve bir derya-yı iman ve bir hazine-i tevhid ve
bir umman-ı hikmet halinde coşan bir harikanın, istikbalin nesillerinde ve
milyonlar kalb ve gönüllerde nasıl kemâl-i şâşaa ile yaşayacağını ve
alkışlanacağını hissedebilirler. Ve Türk milletinin bin yıllık kudsî mefahir-i
milliyesine mümasil, yine Türk milletinin dünyaya örnek olmuş kahraman ecdadının
yerinde İslâmiyet hakikatlerine sarılarak yine Kur’ân’ın bayraktarlığı
vazifesiyle istikbalin kıt’alarında hâkim-i mânevî olacağını hissedebilirler.

Bu çok yüksek ve çok ehemmiyeli hakikatleri tam anlayabilmek
için, Bediüzzaman’ın bundan kırk sene evvel 1327’de Şam’da, Câmiü’l-Emevîde,
içinde yüz ehl-i ilim bulunan on bin kişilik bir cemaate hitaben irad
buyurdukları Hutbe-i Şamiye eserini okumak lâzımdır. Şimdi o eserin tercümesini
yapmak lütfunda bulunan o aziz zat, o zamanda perişan ve esaret altında bulunan
İslâm âlemine pek azîm müjdelerle, medeniyetin seyyiatı hasenesine galip
gelmesine mukabil, istikbalde İslâmiyetin kuvvetiyle medeniyetin mehasini galebe
ederek şems-i İslâmiyetin büyük milletler ve kıt’alar üzerinde hâkim olacağını
beyan ve ispat ederek haber veriyor.

Mâdem o ehl-i vukuf ismini alanlar, “kalbe ihtar edilen bir
mesele” cümlesinde hakikate nüfuz edemeyerek yanlış mânâ çıkarmışlar. 1327’den,
tâ 1371 senesinden sonraki âlem-i İslâmın mukadderatına nazar eden Hutbe-i
Şamiye’deki hakikatler dahi, bilirkişilerin yanlış anladıkları veya yanlış mânâ
verdikleri bu “ihtar” kelimesinin hakikatini ve geniş mânâsını çok yüksek bir
hakikat halinde gösterdiğinden, Hutbe-i Şamiye eserinin tercümesini mahkemeye
arz ediyoruz. Ve yalnız burada, eserde ispat edilen meselelerin âhirinde
zikredilen birkaç cümleyi yazarak takdim ediyoruz:

“Evet, ben kendi hesabıma aldığım dersime binaen, ey İslâm
cemaati, müjde veri-yorum ki: Şimdiki âlem-i İslâmın saadet-i dünyeviyesi,
bâhusus Osmanlıların saadeti ve bilhassa İslâmın terakkisi ve onların uyanması
ve intibahı ile olan Arabın saadetinin fecr-i sâdıkının emareleri inkişafa
başlıyor. Ve saadet güneşinin de çıkması yakınlaşmış. Ben dünyaya işittirecek
bir derecede kanaat-i kat’iyemle derim: İstikbal yalnız ve yalnız İslâmiyetin
olacak ve hâkim, hakaik-i Kur’âniye ve imaniye olacak. Öyleyse, şimdiki kader-i
İlâhî ve kısmetimize razı olmalıyız ki, bize parlak istikbal, ecnebîlere
müşevveş bir mâzi düşmüş.”

“Eğer biz ahlâk-ı İslâmiyenin ve hakaik-i imaniyenin kemalâtını
ef’âlimiz-le izhar etsek, sair dinlerin tâbileri elbette cemaatlerle İslâmiyete
girecekler. Belki, küre-i arzın bazı kıt’aları ve dev-letleri de İslâmiyete
dehalet edecekler.”

“Ey bu Câmiü’l-Emevîdeki kardeşlerim gibi âlem-i İslâmın câmi-i
kebirinde olan kardeşlerim! Siz de ibret alınız. Bu kırk beş senedeki hâdisattan
ibret alınız. Tam aklınızı başınıza alınız. Ey mütefekkir ve akıl sahibi ve
kendini münevver telâkki edenler! Hâsıl-ı kelâm, biz Kur’ân şakirtleri olan
Müslümanlar, bürhana tâbi oluyoruz, akıl ve fikir ve kalbimizle hakaik-ı
imani-yeye giriyoruz. Başka dinlerin tâbileri gibi ruhbanı taklit için bürhanı
bırakmıyoruz. Onun için akıl ve ilim ve fen hükmettiği istikbalde, elbette
bürhan-ı aklîye istinad eden ve bütün hükümlerini akla tesbit ettiren Kur’ân
hükmedecek.”

“Evet, şimdi olmasa da otuz kırk sene sonra fen ve hakikî
mârifet ve medeniye-tin mehasini o üç kuvveti tam techiz edip, cihazatını verip
o dokuz mânileri mağlûp edip dağıtmak için taharrî-i hakikat meyelânını ve insaf
ve muhabbet-i insaniyeyi o dokuz düşman taifesinin cephesine göndermiş.
İnşaallah yarım asır sonra onları darma dağın edecek.”

“İşte Amerika ve Avrupa tarlaları böyle dâhi muhakkikleri
(Mister Carlyle ve Bismarck gibi) mahsûlât vermesine istinaden, ben de bütün
kanaatimle derim: Avrupa ve Amerika İslâmiyetle hâmiledir. Günün birinde bir
İslâmî devlet doğuracak.”

“Hem de İslâmiyet güneşinin tutulmasına (inkisafına) ve beşeri
tenvir etmesine mümânaat eden perdeler açılmaya başlamışlar. O mümânaat edenler
çekil-meye başlıyorlar. Kırk beş sene evvel o fecrin emaresi göründü. ‘71’de
fecr-i sadıkı başladı veya başlayacak.”

Emirdağ Lahikası, 368,369

[Gafil kafaya bir tokmak ve bir ders-i ibrettir.]

Ey gaflete dalıp ve bu hayatı tatlı görüp ve âhireti unutup
dünyaya tâlip bedbaht nefsim! Bilir misin, neye benzersin? Devekuşuna. Avcıyı
görür; uçamıyor, başını kuma sokuyor. Tâ avcı onu görmesin. Koca gövdesi
dışarıda; avcı görür. Yalnız, o, gözünü kum içinde kapamış; görmez.

Ey nefis! Şu temsile bak, gör:

Nasıl dünyaya hasr-ı nazar, azîz bir lezzeti, elîm bir eleme
kalbeder. Meselâ, şu karyede, yani Barla’da, iki adam bulunur; birisinin yüzde
doksan dokuz ahbabı İstanbul’a gitmişler, güzelce yaşıyorlar. Yalnız birtek
burada kalmış; o dahi oraya gidecek. Bunun için, şu adam, İstanbul’a müştaktır,
orayı düşünür, ahbaba kavuşmak ister. Ne vakit ona denilse, “Oraya git!”;
sevinip, gülerek gider. İkinci adam ise, yüzde doksan dokuz dostları buradan
gitmişler. Bir kısmı mahvolmuşlar; bir kısmı ne görür, ne de görünür yerlere
sokulmuşlar. Perişan olup gitmişler, zanneder. Şu bîçare adam ise, bütün onlara
bedel, yalnız bir misafire ünsiyet edip teselli bulmak ister; onunla o elîm
âlâm-ı firâkı kapamak ister.

Ey nefis! Başta Habîbullah, bütün ahbabın kabrin öbür
tarafındadırlar. Burada kalan bir iki tane ise, onlar da gidiyorlar. Ölümden
ürküp, kabirden korkup, başını çevirme; merdâne kabre bak, dinle ne talep eder.
Erkekçesine ölümün yüzüne gül; bak, ne ister. Sakın gàfil olup ikinci adama
benzeme.

Ey nefsim! Deme, “Zaman değişmiş, asır başkalaşmış; herkes
dünyaya dalmış, hayata perestiş eder, derd-i maîşetle sarhoştur.” Çünkü, ölüm
değişmiyor; firâk bekàya kalbolup, başkalaşmıyor. Acz-i beşerî, fakr-ı insanî
değişmiyor; ziyâdeleşiyor. Beşer yolculuğu kesilmi-yor, sürat peydâ ediyor.

Hem deme, “Ben de herkes gibiyim.” Çünkü, herkes sana kabir
kapısına kadar arkadaşlık eder. Herkesle musîbette beraber olmak demek olan
teselli ise, kabrin öbür tarafında pek esassızdır. Hem kendini başıboş zannetme.

Sözler, 156

Ve madem İslamiyet noktasında bu asır, gayet ehemmiyetli ve
dehşetlidir. Kur’an ve Hadis, ihbar-ı gaybîyle, ehl-i imanı onun fitnesinden
sakınmak için şiddetle haber vermiş.

Ve madem hesab-ı cifrî ve ebcedî ve riyazî eskiden beri sağlam
bir düsturdur ve kuvvetli bir emare olabilir.

Ve madem Risale-i Nur ve tercümanı ve şakirtleri iman ve Kur’an
hizmetinde parlak ve tesirli vazifeleri gayet ehemmiyet kesb etmiştir.

Ve madem bu büyük ayet, hesab-ı cifirle bu asra ve iki Harb-i
Umumîye bakar; eski harbin patlamasına ve Risale-i Nur’un zuhuruna tevafuk
ettiği gibi manen de gösterir. Elbette mezkûr hakikatlere ve kuvvetli karinelere
binaen, bilâtereddüt hükmederiz ki, Risale-i Nur’un şahs-ı manevisi ve
tercümanı, bu ayet-i azimenin mana-yı işârî tabakasının külliyetinde dahil ve
medâr-ı nazar bir ferdidir ve bu ayet ona işaret eder ve mana-yı remziyle ondan
da haber verir ve ihbar-ı gayb nev’inden bir lem’a-i i’câziyeyi gösterir
denilebilir ve deriz.

Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 54

Sûre-i Tevbe’de

âyetindeki

cümlesi, kuvvetli ve letafetli münasebet-i mâneviyesiyle beraber
şeddeli
’lar,
birer
ve
şeddeli
asıl
kelimeden olduğundan, iki
sayılmak
cihetiyle 1324 ederek, Avrupa zâlimleri devlet-i İslâmiyenin nurunu söndürmek
niyetiyle müthiş bir suikast plânı yaptıkları ve ona karşı Türkiye
hamiyetperverleri, Hürriyeti ‘24’te ilânıyla o plânı akîm bırakmaya çalıştıkları
halde, maatteessüf, altı-yedi sene sonra, Harb-i Umumî neticesinde yine o
suikast niyetiyle, Sevr Muahedesinde Kur’ân’ın zararına gayet ağır şeraitle
kâfirâne fikirlerini yine icrâ etmek olan plânlarını akîm bırakmak için Türk
milliyetperverleri cumhuriyeti ilânla mukabeleye çalıştıkları tarihi olan
1324’e, tâ ‘34’te, tâ ‘54’te tam tamına tevâfukla, o herc ü merc içinde
Kur’ân’ın nurunu muhafazaya çalışanlar içinde Resâili’n-Nur Müellifi ‘24’te ve
Resâili’n-Nur’un mukaddematı ‘34’te ve Resâili’n-Nur’un nuranî cüzleri ve
fedakâr şakirtleri ‘54’te mukabeleye çalışmaları göze çarpıyor. Hattâ hakikat-i
hali bilmeyen bir kısım ehl-i siyaseti telâşa sevk ettiler ve bu itfâ suikastine
karşı tenvir vazifesini tam îfa ettiklerinden, bu âyetin mânâ-yı işârîsi
cihetinde bir medâr-ı nazarı olduklarına kuvvetli bir emaredir. Şimdi İslâmlar
içinde nur-u Kur’ân’a muhalif hâletlerin ekserîsi o suikastlerin ve Sevr
Muahedesi gibi gaddarâne muahedelerin vahim neticeleridir.

Eğer şeddeli
dahi
şeddeli
lar gibi
bir sayılsa, o vakit 1284 eder. O tarihte Avrupa kâfirleri devlet-i İslâmiyenin
nurunu söndürmeye niyet ederek on sene sonra Rusları tahrik edip Rus’un ‘93
muharebe-i meş’umesiyle âlem-i İslâmın parlak nuruna muvakkat bir bulut perde
ettiler. Fakat bunda Resâili’n-Nur şakirtleri yerinde Mevlâna Halid’in (k.s.)
şakirtleri o bulut zulümatını dağıttıklarından, bu âyet bu cihette onların
başlarına remzen parmak basıyor.

Şimdi hatıra geldi ki, eğer şeddeli
‘lar ve

ikişer sayılsa, bundan bir asır sonra zulümatı dağıtacak zatlar ise, Hazret-i
Mehdînin şakirtleri olabilir. Her ne ise… Bu nurlu âyetin çok nuranî nükteleri
var.

sırrıyla kısa kestik.

Yirmi Dokuzuncu Âyet

Sûre-i İbrahim’in başında


âyetidir. Şu âyetin dört beş cümlesinde dört beş îma var. Mecmuu
bir işaret hükmüne geçer.

Birincisi:

cümlesi ifade eder ki: “Kitab-ı Mübîn vasıtasıyla, on dördüncü asırdaki
zulümattan, insanlar biiznillâh Kur’ân’dan gelen bir nura çıkarlar.” Bu meâl ve
hususan nur lâfzı, Resâili’n-Nur’a mutabık olduğu gibi, makam-ı cifrîsi şeddeli,

iki
olmak
üzere 1338 veya 9 ederek, Harb-i Umumî zulümatında telif edilen Resâili’n-Nur’un
fâtihası olan İşârâtü’l-İ’câz tefsiri, o zulmetler içindeki zuhuru tarihine tam
tamına tevafuku ve âyetteki nur kelimesi, Risale-i Nur’daki Nur lâfzına îma ile
bakıyor.

İkincisi:

cümlesi evvelki cümledeki Nuru târif ederek der: O nur Cenâb-ı Hakkın izzet ve
mahmudiyetini gösteren yoldur. Bu cümlenin makam-ı ebcedîsi 548 veya 50 olarak,

Resâili’n-Nur’un şeddeli,
bir

olmak üzere adedi olan 548’e tam tamına tevafuk eder. Eğer okunmayan iki elif
sayılsa, mertebesine işaret eden iki farkla yine tam tamına tevafuk eder. Bu
îmayı teyid eden, hem letafetlendiren bir münasebet var. Şöyle ki:

Alem-i İslâm’ın adedi 1372 ederek bu asrın zulümleri, zulmetleri
ne vakte kadar devam edeceğini, o zulmetlerin içinde bir nur daima tenvire
çalışacağını îma ile Risale-i Nur’un tenvirine remzen için en dehşetli asır,
altıncı asır ile Hülâgû fitnesi ve on üçüncü asrın âhiri ve on dördüncü asır ile
Harb-i Umumî fitneleri ve neticeleri olduğu münasebetiyle, bu cümle makam-ı
ebcedî ile altıncı asra ve evvelki cümle gibi

kelimeleri ile bu asra, Sultan Abdülaziz ve Sultan Abdülhamid devirlerine îma
eder.

Hem, sabık âyetlerde ise, Resâili’n-Nur’un ikinci ismine
tevafukla işaret eden umum o âyetler, dehşetli asır olan Hülâgû ve Cengiz asrına
dahi îma ederler. Hattâ o âyetlerin hem o asra, hem bu asra îmaları içindir ki,
Hazret-i Ali (r.a.) Ercûze’sinde ve Gavs-ı âzam (r.a.) Kasî-de’sinde
Resâili’n-Nur’a kerametkârâne işaret ettikleri vakit hem o asra, hem şu asra
bakıp hiddetle işaret etmişler.

Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 93, 94

Karanlık içinde bulunan ve Risale-i Nur’un cereyanına muhalif
gidenleri tarif eder.

Üçüncü Âyet:


Bu dahi, üç cümlesiyle bazı münasebât-ı mâneviye ve muvafakat-ı
mefhumiye cihetinde ve hem Risale-i Nur’un mesleğine, hem mülhidlerin mesleğine
îmaen bakar ve birinci cümlesiyle der ki: “O bedbahtlar, bazı ehl-i imanın
(imanları beraber olduğu halde) ve bir kısım ehl-i ilmin (âhireti tam bildikleri
halde) onlara iltihak delâletiyle, bilerek ve severek hayat-ı dünyeviyeyi dine
ve âhirete, yani elması tanıdığı ve bulduğu halde beş paralık şişeyi ona tercih
etmek gibi sefahet-i hayatı, dinî hissiyata muannidâne tercih edip dinsizlikle
iftihar ederler.”

Bu cümlenin bu asra bir hususiyeti var. Çünkü hiçbir asır böyle
bir tarzı göstermemiş. Sair asırlarda o ehl-i dalâlet âhireti bilmiyor ve inkâr
ediyor. Elması elmas bilmiyor, dünyayı tercih ediyor.

Ve ikinci cümlesi olan

ile der ki: “O bedbahtların dalâleti, muhabbet-i hayattan ve temerrüdden neş’et
ettiği için kendi halleriyle durmuyorlar, tecavüz ediyorlar. Bildikleri ve
onunla ecdatları bağlı olan dine, adâvetkârâne, menbalarını kurutmak ve
esasatını bozmak ve kapılarını ve yollarını kapatmak istiyorlar.”

Ve üçüncü cümlesi olan

ile der ki: “Onların dalâleti fenden, felsefeden geldiği için acip bir gurur ve
garip bir firavunluk ve dehşetli bir enâniyet onlara verip nefislerini öyle
şımartmış ki, kâinatı idare eden İlâhî kanunların şuâlarını ve insan âleminde o
hakaikin düsturlarını süflî hevesatlarına ve müştehiyatlarına müsait
görmediklerinden -hâşâ hâşâ! -eğri, yanlış, noksan bulmak istiyorlar.” İşte bu
âyet, üç cümlesiyle mânen bu asırda acip bir taife-i dâlleye tam bir tevafuk-u
mânevî ile, mânâ-yı işârîsiyle çok efradı içinde hususî baktığı gibi, tevafuk-u
cifrîsiyle dahi başlarına parmak basıyor.

Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 98

Üçüncü İşaret

Ehl-i bid’a diyorlar ki: “Bu taassub-u dinî bizi geri bıraktı.
Bu asırda yaşamak, taassubu bırakmakla olur. Avrupa taassubu bıraktıktan sonra
terakki etti.”

Elcevap: Yanlışsınız ve aldanmışsınız! Veya aldatıyorsunuz.
Çünkü Avrupa, dinine mutaassıptır. Hattâ bir âdi Bulgar’a veya bir nefer-i
İngiliz’e veya bir serseri Fransız’a, “Sarık sar. Sarmazsan hapse atılacaksın”
denilse, taassupları muktezasınca diyecek: “Hapse değil, öldürseniz bile dinime
ve milliyetime bu hakareti yapmayacağım.”

Hem tarih şahittir ki, ehl-i İslâm ne vakit dinine tam temessük
etmişse, o zamana nispeten terakki etmiş; ne vakit salâbeti terk etmişse,
tedennî etmiş. Hıristiyanlık ise bilâkistir. Bu da mühim bir fark-ı esasîden
neş’et etmiş.

Hem İslâmiyet sair dinlere kıyas edilmez. Bir Müslüman,
İslâmiyetten çıksa ve dinini terk etse, daha hiçbir peygamberi kabul edemez.
Belki Cenâb-ı Hakkı dahi ikrar edemez ve belki hiçbir mukaddes şeyi tanımaz;
belki kendinde kemalata medar olacak bir vicdan bulunmaz, tefessüh eder. Onun
için, İslâmiyet nazarında harbî kâfirin hakk-ı hayatı var. Hariçte olsa,
musalâha etse; dahilde olsa, cizye verse İslâmiyetçe hayatı mahfuzdur. Fakat
mürtedin hakk-ı hayatı yoktur. Çünkü vicdanı tefessüh eder, hayat-ı içtimaiyeye
bir zehir hükmüne geçer. Halbuki, Hıristiyanın bir dinsizi, yine hayat-ı
içtimaiyeye nâfi bir vaziyette kalabilir. Bazı mukaddesâtı kabul eder ve bazı
peygamberlere inanabilir ve Cenâb-ı Hakkı bir cihette tasdik edebilir. Âl-i
İbrahim Aleyhisselâm gibi öyle bir vaziyet almış ki, umum mübarek silsilelerin
başında, umum aktar ve âsârın mecmalarında o nuranî zatlar kumandanlık
ediyorlar. Ve öyle bir kesrettedirler ki, o kumandanların mecmuu, muazzam bir
ordu teşkil ediyorlar. Eğer maddî şekle girse ve bir tesanütle bir fırka
vaziyetini alsalar, İslâmiyet dinini milliyet-i mukaddese hükmünde rabıta-i
ittifak ve intibah yapsalar, hiçbir milletin ordusu onlara karşı dayanamaz.
İşte, o pek kesretli o muktedir ordu, Âl-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdır ve
Hazret-i Mehdînin en has ordusudur.

Evet, bugün tarih-i âlemde hiçbir nesil, şecere ile ve
senetlerle ve anane ile birbirine muttasıl ve en yüksek şeref ve âli hasep ve
asil neseple mümtaz hiçbir nesil yoktur ki, Âl-i Beytten gelen seyyidler nesli
kadar kuvvetli ve ehemmiyetli bulunsun. Eski zamandan beri bütün ehl-i hakikatin
fırkaları başında onlar ve ehl-i kemâlin namdar reisleri yine onlardır. Şimdi
de, kemiyeten milyonları geçen bir nesl-i mübarektir. Mütenebbih ve kalbleri
imanlı ve muhabbet-i Nebevî ile dolu ve cihandeğer şeref-i intisabıyla
serfirazdırlar. Böyle bir cemaat-i azîme içindeki mukaddes kuvveti tehyic edecek
ve uyandıracak hâdisât-ı azîme vücuda geliyor. Elbette o kuvvet-i azîmedeki bir
hamiyet-i âliye feveran edecek ve Hazret-i Mehdî başına geçip tarik-i hak ve
hakikate sevk edecek. Böyle olmak ve böyle olmasını, bu kıştan sonra baharın
gelmesi gibi, âdetullahtan ve rahmet-i İlâhiyeden bekleriz ve beklemekte
haklıyız.

Altıncı İşaret

Hazret-i Mehdînin cemiyet-i nuraniyesi, Süfyan komitesinin
tahri-batçı rejim-i bid’akârânesini tamir edecek, Sünnet-i Seniyyeyi ihyâ
edecek, yani Âlem-i İslâmiyette risalet-i Ahmediyeyi (a.s.m.) inkâr niyetiyle
şeriat-ı Ahmediyeyi (a.s.m.) tahribe çalışan Süfyan komitesi, Hazret-i Mehdî
cemiyetinin mucizekâr mânevî kılıcıyla öldürülecek ve dağıtılacak.

Hem âlem-i insaniyette inkâr-ı ulûhiyet niyetiyle medeniyet ve
mukaddesât-ı beşeriyeyi zîr ü zeber eden Deccal komitesini, Hazret-i İsâ
Aleyhisselâmın din-i hakikîsini İslâmiyetin hakikatiyle birleştirmeye çalışan
hamiyetkâr ve fedakâr bir İsevî cemaati namı altında ve “Müslüman İsevîleri”
ünvanına lâyık bir cemiyet, o Deccal komitesini, Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın
riyaseti altında öldürecek ve dağıtacak, beşeri inkâr-ı ulûhiyetten kurtaracak.

Şu mühim sır pek uzundur. Başka yerlerde bir nebze
bahsettiğimizden, burada bu kısa işaretle iktifâ ediyoruz

Mektubat, 426,427

Aziz kardeşlerim,

Sadakatınızdan tereşşuh eden ve haddimin pek çok fevkinde hüsn-ü
zannınıza karşı bundan evvel verdiğim cevabın bir tetimmesi olarak, bu gelecek
fıkrayı iki gün evvel yazmıştık. Sizin fevkalade sadakat ve ulüvv-ü
himmetinizden tereşşuh eden bir hafta evvelki mektubunuza karşı hüsn-ü zannınızı
bir derece cerh eden benim ce-vabımın hikmeti şudur ki:

Bu zamanda öyle fevkalade hâkim cereyanlar var ki, herşeyi kendi
hesabına aldığı için, faraza hakikî beklenilen ve bir asır sonra gelecek o zat
dahi bu zamanda gelse, harekâtını o cereyanlara kaptırmamak için siyaset
âlemindeki vaziyetten feragat edecek ve hedefini değiştirecek diye tahmin
ediyorum.

Hem üç mesele var: biri hayat, biri şeriat, biri imandır.
Hakikat noktasında en mühimmi ve en âzamı, iman meselesidir.

Fakat, şimdiki umumun nazarında ve hal-i âlem ilcaatında en
mühim mesele hayat ve şeriat göründüğünden, o zat şimdi olsa da, üç meseleyi
birden umum rû-yi zeminde vaziyetlerini değiştirmek, nev-i beşerdeki câri olan
âdetullaha muvafık gelmediğinden, herhalde en âzam meseleyi esas yapıp, öteki
meseleleri esas yapmayacak; ta ki iman hizmeti safvetini umumun nazarında
bozmasın ve avamın çabuk iğfal oluna-bilen akıllarında, o hizmet başka
maksatlara âlet olmadığı tahakkuk etsin.

Hem, yirmi senedenberi tahribkârâne eşedd-i zulüm altında o
derece ahlâk bozulmuş ve metanet ve sadakat kaybolmuş ki, ondan, belki de
yirmiden birisine itimat edilmez. Bu acip hâlâta karşı çok fevkalade sebat ve
metanet ve sadakat ve hamiyet-i İslamiye lazımdır; yoksa akim kalır, zarar
verir.

Demek en halis ve en selametli ve en mühim ve en muvaffakiyetli
hizmet Risale-i Nur şakirtlerinin daireleri içindeki kudsi hizmettir. Her
neyse… Bu mesele şimdilik bu kadar yeter.

Umum kardeşlerimize birer birer selam ve bu eyyam-ı mübarekede
dua ederiz ve makbul dualarını, gelecek eyyam ve leyâli-i mübarekede istiyoruz.

Elhak, Tahirî’nin de Lemeat hediyesini pek çok kıymettar gördük.
İnşaallah bu havalide ona çok sevap kazandıracak. Tam bir Lütfi’dir; Allah
muvaffak eylesin.

Kastamonu Lahikası, 61, 62

Hem nasıl ki bir cazibedar sefihane ve sarhoşane şâşaalı bir
eğlence bulunsa, çocuklar ve serseriler gibi, büyük makamlarda bulunan insanlar
ve mesture hanımlar dahi o cazibeye kapılıp hakikî vazifelerini tatil ederek
iştirak ediyorlar. Öyle de, bu asırda hayat-ı insaniye, hususan hayat-ı
içtimaiyesi öyle dehşetli, fakat cazibeli ve elîm, fakat meraklı bir vaziyet
almış ki, insanın ulvî latifelerini ve kalb ve aklını nefs-i emmaresinin
arkasına düşürüp pervane gibi o fitne ateşlerine düşürttürüyor.

Evet, hayat-ı dünyeviyenin muhafazası için, zaruret derecesinde
olmak şartıyla, bazı umur-u uhreviyeye muvakkaten tercih edilmesine ruhsat-ı
şer’iye var. Fakat, yalnız bir ihtiyaca binaen helâkete sebebiyet vermeyen bir
zarara göre tercih edilmez, ruhsat yoktur. Halbuki bu asır, o damar-ı insanîyi o
derece şırınga etmiş ki, küçük bir ihtiyaç ve âdi bir zarar-ı dünyevî yüzünden
elmas gibi umur-u diniyeyi terk eder.

Evet, insaniyetin yaşamak damarı ve hıfz-ı hayat cihazı, bu
asırda israfatla ve iktisatsızlık ve kanaatsizlik ve hırs yüzünden bereketin
kalkmasıyla ve fakr u zaruret, maişet ziyadeleşmesiyle o derece o damar
yaralanmış ve şerait-i hayatın ağırlaşmasıyla o derece zedelenmiş ve mütemadiyen
ehl-i dalâlet nazar-ı dikkati şu hayata celb ede ede o derece nazar-ı dikkati
kendine celb etmiş ki, ednâ bir hâcât-ı hayatiyeyi büyük bir mesele-i diniyeye
tercih ettiriyor.

Bu acip asrın bu acip hastalığına ve dehşetli marazına karşı
Kur’an-ı Mucizü’l-Beyânın tiryak misâl ilaçlarının naşiri olan Risale-i Nur
dayanabilir ve onun metin, sarsılmaz, sebatkar, halis, sadık, fedakar şakirtleri
mukavemet edebilir. Öyleyse, herşeyden evvel onun dairesine girmeli, sadakatle,
tam metanet ve ciddi ihlas ve tam itimadla ona yapışmak lazım ki, o acip
hastalığın tesirinden kurtulsun.

Umum kardeşlerimize birer birer selam ve dua ediyoruz.

Ezcümle:

Ben gördüm ki, ehl-i diyanet, belki de ehl-i takvâ bir kısım
zatlar bizimle gayet ciddi alakadarlık peyda ettiler. O bir iki zatta gördüm ki,
diyaneti ister ve yapmasını sever, ta ki hayat-ı dünyeviyesinde muvaffak
olabilsin, işi rastgelsin. Hatta tarikatı, keşif ve keramet için ister. Demek
ahiret arzusunu ve dinî vezâifin uhrevî meyvelerini dünya hayatına bir dirsek,
bir basamak gibi yapıyor. Bilmiyor ki, saadet-i uhreviye gibi saadet-i
dünyeviyeye dahi medar olan hakaik-i diniyenin fevâid-i dünyeviyesi, yalnız
müreccih (tercih edici) ve teşvik edici derecesinde olabilir. Eğer illet
derecesine çıksa ve o amel-i hayrın yapmasına sebep o fayda olsa, o ameli iptal
eder; lâakal ihlası kırılır, sevabı kaçar.

Bu hasta ve gaddar ve bedbaht asrın bela ve vebasından ve zulüm
ve zulmetinden en mücerreb bir kurtarıcı, Risale-i Nur’un mizanları ve
muvazeneleriyle, neşrettiği nur olduğunu kırk bin şahit vardır. Demek Risale-i
Nur’un dâiresine yakın bulunanlar içine girmezse, tehlike ihtimali kavîdir.

Evet

işaretiyle, bu asır hayat-ı dünyeviyeyi hayat-ı uhreviyeye, ehl-i İslama da
bilerek, severek tercih ettirdi.

Hem 1334 tarihinden başlayıp, öyle bir rejim ehl-i İslam içine
de sokuldu. Evet

cifir ve ebced hesabıyla 1333 veya dört ederek, aynı vakitte, eski Harb-i
Umumîde İslamiyet düşmanları galebe çalmakla, muahede şartlarını, dünyayı dine
tercih rejimi mebdeine tevafuk ediyor. İki üç sene sonra bilfiil ne-ticeleri
görüldü.

Kastamonu Lahikası, 78

Sekizinci Mukaddeme

(Temhid)

Şu gelen uzun mukaddemeden usanma. Zira nihayeti, nihayet
derecede mühimdir. Hem de şu gelen mukaddeme her kemâli mahveden ye’si öldürür.
Ve herbir saâdetin mayası olan ümidi hayatlandırır. Ve mazi başkalara ve
istikbal bize olacağına beşaret verir. Taksime razıyız. İşte mevzuu, ebnâ-yı
mâzi ile ebnâ-yı müstakbeli muvazene etmektir. Hem de mekâtib-i âliyede elif ve
bâ okunmuyor. Mahiyet-i ilim bir dahi olsa, suret-i tedrisi başkadır. Evet, mazi
denilen mekteb-i hissiyatla, istikbal denilen medrese-i efkâr bir tarzda
değildir.

Evvelâ: “Ebnâ-yı mazi”den muradım, İslâmların gayrısından onuncu
asırdan evvel olan kurûn-u vusta ve ûlâdır. Amma millet-i İslâm, üç yüz seneye
kadar mümtaz ve serfiraz ve beş yüz seneye kadar filcümle mazhar-ı kemaldir.
Beşinci asırdan on ikinci asra kadar ben “mazi” ile tabir ederim, ondan sonra
“müstakbel” derim.

Bundan sonra, mâlumdur ki, insanda müdebbir-i galip, ya akıl
veya basardır. Tâbir-i diğerle, ya efkâr veya hissiyattır. Veyahut ya haktır
veya kuvvettir. Veyahut ya hikmet veya hükûmettir. Veyahut ya müyûlât-ı
kalbiyedir veya temayülât-ı akliyedir. Veyahut ya hevâ veya hüdâdır. Buna binaen
görüyoruz ki: Ebnâ-yı mazinin bir derece safî olan ahlâk ve halis olan
hissiyatları galebe çalarak gayr-ı münevver olan efkârlarını istihdam ederek
şahsiyat ve ihtilâfat meydanı aldı. Fakat ebnâ-yı müstakbelin bir derece
münevver olan efkârları, heves ve şehvetle muzlim olan hissiyatlarına galebe
ederek emrine musahhar eylediğinden, hukuk-u umumiyenin hükümferma olacağı
muhakkak oldu. İnsaniyet bir derece tecellî etti. Beşaret veriyor ki: Asıl
insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyet, sema-i müstakbelde ve Asya’nın cinanı üzerinde
bulutsuz güneş gibi pertev-efşan olacaktır.

Vakta ki mazi derelerinde hükümferma olan garaz ve husumet ve
meylü’t-tefevvuku tevlid eden hissiyat ve müyûlât ve kuvvet idi. O zamanın
ehlini irşad için iknaiyat-i hitabiye kâfi idi. Zira hissiyatı okşayan ve
müyûlâta tesir ettiren, müddeâyı müzeyyene ve şâşaalandırmak veyahut hâile veya
kuvve-i belâgatle hayale me’nus kılmak, bürhanın yerini tutardı. Fakat bizi
onlara kıyas etmek, hareket-i ric’iye ile o zamanın köşelerine sokmak demektir.
Herbir zamanın bir hükmü var. Biz delil isteriz; tasvir-i müddeâ ile aldanmayız.

Vakta ki, hâl sahrasında istikbal dağlarına daima yağmur veren
hakaik-i hikmetin maden-i tebahhuratı efkâr ve akıl ve hak ve hikmet
olduklarından ve yeni tevellüde başlayan meyl-i taharrî-i hakikat ve aşk-ı hak
ve menfaat-i umumiyeyi menfaat-i şahsiyeye tercih ve meyl-i insaniyetkârâneyi
intac eyleyen berahin-i katıadan başka isbat-ı müddea birşeyle olmaz. Biz ehl-i
hâliz, namzed-i istikbaliz. Tasvir ve tezyin-i müddeâ, zihnimizi işbâ’ etmiyor.
Bürhan isteriz.

Biraz da iki sultan hükmünde olan mazi ve istikbalin hasenat ve
seyyiatlarını zikredelim. Mazi ülkesinde ekseriyetle hükümfermâ kuvvet ve hevâ
ve tabiat ve müyûlât ve hissiyat olduğundan; seyyiatından biri, herbir
emirde-velev filcümle olsun-istibdad ve tahakküm vardı. Hem de meslek-i gayra
husumete, kendi mesleğine iltizam ve muhabbetten daha ziyade ihtimam olunurdu.
Hem de bir şahsa husumetin, başkasının muhabbeti suretinde tezahürü idi. Hem de
keşf-i hakikate mani olan iltizam ve taassup ve taraftarlığın müdahaleleri idi.

Hasıl-ı kelâm: Müyûlât muhtelife olduklarından, taraftarlık
hissi, herşeye parmak vurmakla ihtilâfatla ihtilâl çıkarıldığından, hakikat ise
kaçıp gizlenirdi.

Hem de istibdad-ı hissiyatın seyyielerin-dendir ki: Mesalik ve
mezahibi ikame edecek, galiben taassup veya tadlil-i gayr veya safsata idi.
Halbuki üçü de nazar-ı şeriatta mezmum ve uhuvvet-i İslâmiyeye ve nisbet-i
hemcinsiyeye ve teâvün-ü fıtrîye münafidir. Hattâ o derece oluyor, bunlardan
biri taassup ve safsatasını terk ederek nâsın icmâ ve tevatürünü tasdik ettiği
gibi, birden mezhep ve mesleğini tebdil etmeye muztar kalıyor. Halbuki, taassup
yerinde hak; ve safsata yerinde bürhan; ve tadlil-i gayr yerinde tevfik ve
tatbik ve istişare ederse, dünya birleşse, hak olan mezhep ve mesleğini bir
parça tebdil edemez. Nasıl ki, zaman-ı saâdette ve Selef-i Salihîn zamanlarında
hükümfermâ hak ve bürhan ve akıl ve meşveret olduklarından, şükûk ve şübehatın
hükümleri olmazdı.

Kezalik görüyoruz ki: Fennin himmetiyle, zaman-ı halde filcümle,
inşaallah istikbalde bitamamihî hükümfermâ, kuvvete bedel hak; ve safsataya
bedel bürhan; ve tab’a bedel akıl; ve hevâya bedel hüdâ; ve taassuba bedel
metanet; ve garaza bedel hamiyet; ve müyûlât-ı nefsaniyeye bedel temayülât-ı
ukul; ve hissiyata bedel efkâr olacaklardır-karn-ı evvel ve sanî ve salisteki
gibi ve beşinci karna kadar filcümle olduğu gibi. Beşinci asırdan şimdiye kadar
kuvvet hakkı mağlup eylemişti

Saltanat-ı efkârın icrâ-yı hasenesindendir ki: Hakaik-i
İslâmiyetin güneşi, evham ve hayalât bulutlarından kurtulmuş, her yeri tenvire
başlamıştır. Hattâ dinsizlik bataklığında taaffün eden adamlar dahi o ziyayla
istifadeye başlamıştırlar.

Hem de meşveret-i efkârın mehasinindendir ki: Makasıd ve
mesalik, bürhan-ı kàtı’ üzerine teessüs ve her kemale mümidd olan hakk-ı sabitle
hakaikı rabteylemesidir. Bunun neticesi: Batıl, hak suretini giymekle efkârı
aldatmaz.

Ey ihvan-ı Müslimîn!.. Hal, lisan-ı hal-le bize beşaret veriyor
ki: Sırr-ı

boynunu kaldırmış, elle istikbale işaret edip, yüksek sesle ilân ediyor ki:
Dehre ve tabâyi-i beşere, dâmen-i kıyamete kadar hâkim olacak, yalnız âlem-i
kevnde adalet-i ezeliyenin tecellî ve timsali olan hakikat-i İslâmiyettir ki,
asıl insaniyet-i kübrâ denilen şey odur. İnsaniyet-i suğrâ denilen mehâsin-i
medeniyet, onun mukaddemesidir. Görülmüyor mu ki: Telâhuktan neşet eden
tenevvür-ü efkârla toprağa benzeyen evham ve hayalâtı, hakaik-i İslâmiyenin
omuzu üzerinden hafifleştirmiştir. Bu hal gösteri-yor ki, nücûm-u semâ-yı
hidayet olan o hakaik tamamen inkişaf ve tele’lü’ ve lem’a-nisar olacaktır.



Eğer istersen, istikbal içine gir, bak: Hakikatlerin meydanında hikmetin taht-ı
nezaret ve mura-kabesinde, teslis içinde tevhidi arayanlar, safsata ederek asıl
tevhid-i mahz ve itikad-ı kâmil ve akl-ı selim kabul ettiği akide-i hakla
mücehhez ve seyf-i bürhanla mütekallid olanlarla mübareze ve muharebe ederse,
nasıl birden mağlûp ve münhezim oluyor!

Kur’ân’ın üslûb-u hakîmânesine yemin ederim ki: Nasârâyı ve
emsalini havalandırarak dalâlet derelerine atan, yalnız aklı azl ve bürhanı tard
ve ruhbanı taklit etmektir. Hem de İslâmiyeti daima tecellî ve inbisat-ı efkâr
nisbetinde hakaiki inkişaf ettiren, yalnız İslâmiyetin hakikat üzerinde olan
teessüs ve bürhanla takallüdü ve akılla meşvereti ve taht-ı hakikat üstünde
bulunması ve ezelden ebede müteselsil olan hikmetin desâtirine mutabakat ve
muhakâtıdır. Acaba görülmüyor: Âyâtın ekser fevatih ve havâtiminden nev-i beşeri
vicdana havale ve aklın istişaresine hamlettiriyor. Diyor:

ve

ve

ve

ve

ve

ve

ve

ve

ve

Ben dahi derim:

Hâtime


Zahirden
ubûr ediniz. Hakikat sizi bekliyor. Fakat gördüğünüz vakit incitmeyiniz. Esah ve
lâzım…

Muhakemat, 30-33


On dört sene evvel (şimdi otuz seneden geçti), şu âyetin bir
sırrına dâir İşârâtü’l-İ’câz nâmındaki tefsirimde Arabiyyü’l-ibâre bir bahis
yazmıştım. Şimdi arzuları bence ehemmiyetli olan iki kardaşım, o bahse dâir,
Türkçe olarak bir parça izah istediler. Ben de Cenâb-ı Hakkın tevfîkına itimâden
ve Kur’ân’ın feyzine istinâden diyorum ki:

Bir kavle göre, Kitâb-ı Mübîn, Kur’ân’dan ibârettir. Yaş ve kuru
herşey içinde bulunduğunu, şu âyet-i kerîme beyân ediyor. Öyle mi? Evet, herşey
içinde bulunur. Fakat herkes herşeyi içinde göremez. Zîrâ muhtelif derecelerde
bulunur. Bâzan çekirdekleri, bâzan nüveleri, bâzan icmâlleri, bâzan düsturları,
bâzan alâmetleri, ya sarâhaten, ya işareten, ya remzen, ya ibhâmen, ya ihtar
tarzında bulunurlar. Fakat ihtiyaca göre ve maksad-ı Kur’ân’a münâsip bir tarzda
ve iktizâ-i makam münâsebetinde şu tarzların birisiyle ifade ediliyor. Ezcümle,
beşerin san’at ve fen cihetindeki terakkiyâtlarının neticesi olan havârik-ı
san’at ve garâib-i fen olarak tayyâre, elektrik, şimendifer, telgraf gibi şeyler
vücuda gelmiş ve beşerin hayat-ı maddiyesinde en büyük mevkî almışlar. Elbette
umum nev-i beşere hitâb eden Kur’ân-ı Hakîm, şunları mühmel bırakmaz. Evet,
bırakmamış. İki cihet ile onlara da işaret etmiştir.

. Birinci cihet: Mu’cizât-ı enbiyâ sûretiyle.

. İkinci kısım şudur ki: Bâzı hâdisât-ı tarihiye sûretinde
işaret eder.

Ezcümle:


Kezâ


gibi âyetlerle şimendifere işaret ettiği gibi,



âyeti, pek çok envâra, esrâra işaretle beraber elektriğe dahi
remz ediyor. Şu ikinci kısım, hem çok zâtlar onlarla uğraştığından, hem çok
dikkat ve izaha muhtaç olduğundan ve hem çok olduğundan, şimdilik şimendifer ve
elektriğe işaret eden şu âyetlerle iktifâ edip o kapıyı açmayacağım.

Birinci kısım ise, mu’cizât-ı enbiyâ sûretinde işaret ediyor.
Biz dahi o kısımdan bâzı nümuneleri misâl olarak zikredeceğiz.

Mukaddeme:

İşte, Kur’ân-ı Hakîm, enbiyâları, insanın cemaatlerine
terakkiyât-ı mâneviye cihetinde birer pîşdar ve imam gönderdiği gibi, yine
insanların terak-kiyât-ı maddiye sûretinde dahi, o enbiyânın herbirisinin eline
bâzı hârikalar verip yine o insanlara birer ustabaşı ve üstad etmiştir. Onlara
mutlak olarak ittibâa emrediyor. İşte, enbiyâların mânevî kemâlâtını bahsetmekle
insanları onlardan istifadeye teşvik ettiği gibi, mu’cizâtlarından bahis dahi,
onların nazîrele-rine yetişmeye ve taklidlerini yapmaya bir teşviki işmâm
ediyor. Hattâ denilebilir ki, mânevî kemâlât gibi maddî kemâlâtı ve hârikaları
dahi en evvel mu’cize eli nev-i beşere hediye etmiştir. İşte Hazret-i Nuh’un
(Aleyhisselâm) bir mu’cizesi olan sefine ve Hazret-i Yûsuf’un (Aleyhisselâm) bir
mu’cizesi olan saati, en evvel beşere hediye eden, dest-i mu’cizedir. Bu
hakikate latîf bir işarettir ki, san’atkârların ekseri, herbir san’atta birer
peygamberi pîr ittihaz ediyor. Meselâ, gemiciler Hazret-i Nuh’u (Aleyhisselâm),
saatçiler Hazret-i Yûsuf’u (Aleyhisselâm), terziler Hazret-i İdris’i
(Aleyhisselâm).

Evet, mâdem Kur’ân’ın herbir âyeti, çok vücûh-u irşâdî ve
müteaddit cihât-ı hidâyeti olduğunu, ehl-i tahkik ve ilmi belâgat ittifak
etmişler; öyle ise Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın en parlak âyetleri olan mu’cizât-ı
enbiyâ âyetleri, birer hikâye-i tarihiye olarak değil, belki onlar, çok maâni-i
irşâdiyeyi tazammun ediyorlar. Evet, mu’cizât-ı enbiyâyı zikretmesiyle fen ve
san’at-ı beşeriyenin nihayet hududunu çiziyor, en ileri gàyâtına parmak basıyor,
en nihayet hedefleri tâyin ediyor; beşerin arkasına dest-i teşviki vurup, o
gàyeye sevk ediyor. Zaman-ı mâzi, zaman-ı müstakbel tohumlarının mahzeni ve
şuûnâtının aynası olduğu gibi; müstakbel dahi mâzinin tarlası ve ahvâlinin
aynasıdır. Şimdi misâl olarak o çok vâsî menbadan yalnız birkaç nümunelerini
beyân edeceğiz.

Meselâ, Hazret-i Süleyman Aleyhisselâmın bir mu’cizesi olarak
teshîr-i havayı beyân eden

âyeti, “Hazret-i Süleyman, bir günde havada tayerân ile iki aylık bir mesafeyi
kat’ etmiştir” der. İşte, bunda işaret ediyor ki: Beşere yol açıktır ki, havada
böyle bir mesafeyi kat’ etsin. Öyle ise, ey beşer, mâdem sana yol açıktır; bu
mertebeye yetiş ve yanaş!

Cenâb-ı Hak, şu âyetin lisâniyle mânen diyor: “Ey insan! Bir
abdim hevâ-i nefsini terk ettiği için, havaya bindirdim. Siz de nefsin
tenbelliğini bırakıp bâzı kavânîn-i âdetimden güzelce istifade et-seniz, siz de
binebilirsiniz.”

Hem, Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâmın bir mu’cizesini beyân eden,


(ilâ âhir) bu âyet işaret ediyor ki, zemin tahtında gizli olan rahmet
hazînelerinden, basit âletlerle istifade edilebilir. Hattâ, taş gibi sert yerde,
bir asâ ile, âb-ı hayat celb edilebilir. İşte şu âyet, bu mânâ ile beşere der
ki: “Rahmetin en latîf feyzi olan âb-ı hayatı, bir asâ ile bulabilirsiniz. Öyle
ise, haydi çalış, bul!” Cenâb-ı Hak şu âyetin lisân-ı remziyle mânen diyor ki:
“Ey insan! Mâdem Bana itimad eden bir abdimin eline öyle bir asâ veriyorum ki,
her istediği yerde âb-ı hayatı onunla çeker. Sen de Benim kavânîn-i rahmetime
istinad etsen, şöyle, ona benzer veyahut ona yakın bir âleti elde edebilirsin.
Haydi et!”

İşte, beşer terakkiyâtının mühimlerinden birisi, bir âletin
icadıdır ki, ekser yerlerde vurulduğu vakit suyu fışkırtıyor. Şu âyet, ondan
daha ileri, nihâyât ve gàyât-ı hududunu çizmiştir. Nasıl ki evvelki âyet,
şimdiki hal-i hazır tayyâreden çok ileri nihayetlerinin noktalarını tâyin
etmiştir.

Hem meselâ, Hazret-i İsâ Aleyhisse-lâmın bir mu’cizesine dâir:


Kur’ân, Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın nasıl ahlâk-ı ulviyesine ittibâa
beşeri sarîhan teşvik eder. Öyle de, şu elindeki san’at-ı âliyeye ve tıbb-ı
Rabbânîye remzen terğib ediyor. İşte şu âyet işaret ediyor ki: “En müzmin
dertlere dahi derman buluna-bilir. Öyle ise, ey insan ve musîbetzede benîâdem!
Me’yus olmayınız. Her dert, ne olursa olsun, dermânı mümkündür; arayınız,
bulunuz. Hattâ, ölüme de muvakkat bir hayat rengi vermek mümkündür.”

Cenâb-ı Hak, şu âyetin lisân-ı işaretiyle mânen diyor ki: “Ey
insan! Benim için dünyayı terk eden bir abdime iki hediye verdim: biri mânevî
dertlerin dermânı, biri de maddî dertlerin ilâcı. İşte, ölmüş kalbler nur-u
hidâyetle diriliyor. Ölmüş gibi hastalar dahi, onun nefesiyle ve ilâcıyla şifâ
buluyor. Sen de benim eczahâne-i hikmetimde her derdine devâ bulabilirsin.
Çalış, bul! Elbette, ararsan bulursun.” İşte beşerin tıp cihetindeki şimdiki
terakkiyâtından çok ilerideki hududunu, şu âyet çiziyor ve ona işaret ediyor ve
teşvik yapıyor.

Hem meselâ, Hazret-i Dâvud Aleyhisselâm hakkında,

Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm hakkında

âyetleri işaret edi-yorlar ki, telyîn-i hadîd en büyük bir ni’met-i İlâhiyedir
ki, büyük bir peygamberinin fazlını onunla gösteriyor.

Evet, telyîn-i hadîd, yani demiri hamur gibi yumuşatmak ve
nühâsı eritmek ve mâdenleri bulmak, çıkarmak, bütün maddî sanâyî-i beşeriyenin
aslı ve anasıdır ve esâsı ve mâdenidir. İşte şu âyet işaret ediyor ki: “Büyük
bir resûle, büyük bir halîfe-i zemi-ne, büyük bir mu’cize sûretinde, büyük bir
ni’met olarak, telyîn-i hadîddir ve demiri hamur gibi yumuşatmak ve tel gibi
inceltmek ve bakırı eritmekle ekser sanâyî-i umumiyeye medâr olmaktır.” Mâdem
bir resûle, hem halîfe, yani hem mânevî, hem maddî bir hâkime, lisânına hikmet
ve eline san’at vermiş. Lisânındaki hikmete sarîhan teşvik eder. Elbette,
elindeki san’ata dahi terğib işareti var.

Cenâb-ı Hak, şu âyetin lisân-ı işaretiyle mânen diyor: “Ey
benîâdem! Evâmir-i teklifiyeme itaat eden bir abdimin lisânına ve kalbine öyle
bir hikmet verdim ki, herşeyi kemâl-i vuzuh ile fasledip hakikatini gösteriyor.
Ve eline de öyle bir san’at verdim ki, elinde, balmumu gibi, demiri her şekle
çevirir. Halîfelik ve padişahlığına mühim kuvvet elde eder. Mâdem bu mümkündür,
veriliyor; hem, ehemmiyetlidir. Hem, hayat-ı içtimâiyenizde ona çok muhtaçsınız.
Siz de evâmir-i tekviniyeme itaat etseniz, o hikmet ve o san’at, size de
verilebilir; mürûr-u zamanla yetişir ve yanaşabilirsiniz.”

İşte, beşerin san’at cihetinde en ileri gitmesi ve maddî kuvvet
cihetinde en mühim iktidar elde etmesi, telyîn-i hadîd iledir ve izâbe-i nühâs
iledir. Ayette nühâs “kıtr” ile tâbir edilmiş. Şu âyetler, umum nev-i beşerin
nazarını şu hakikate çeviriyor ve şu hakikatin ne kadar ehemmiyetli olduğunu
takdir etmeyen eski zaman insanlarına ve şimdiki tembellerine şiddetle ihtar
ediyor.

Hem meselâ, Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm taht-ı Belkıs’ı
yanına celb etmek için vezirlerinden bir âlim-i ilm-i celb dedi: “Gözünüzü açıp
kapayıncaya kadar sizin yanınızda o tahtı hazır ederim” olan hâdise-i hârikaya
delâlet eden şu âyet,


(ilâ âhir), işaret ediyor ki, uzak mesafelerden eşyayı aynen
veya sûreten ihzâr etmek mümkündür. Hem vâki’dir ki, risâletiyle beraber
saltanatla müşerref olan Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm, hem mâsumiyetine, hem
de adâletine medâr olmak için, pek geniş olan aktâr-ı memleketine bizzat
zahmetsiz muttalî olmak ve raiyyetinin ahvâlini görmek ve dertlerini işitmek,
bir mu’cize sûretinde Cenâb-ı Hak ihsan etmiştir. Demek, Cenâb-ı Hakka itimad
edip, Süleyman Aleyhisselâmın lisân-ı ismetiyle istediği gibi, o da lisân-ı
istidadıyla Cenâb-ı Haktan istese ve kavânîn-i âdetine ve inâyetine tevfîk-ı
hareket etse, ona dünya bir şehir hükmüne geçebilir. Demek, taht-ı Belkıs
Yemen’de iken, Şam’da aynıyla veyahut sûretiyle hazır olmuştur, görülmüştür.
Elbette, taht etrafındaki adamların, sûretleri ile beraber sesleri de
işitilmiştir.

İşte, uzak mesafede, celb-i sûrete ve savta haşmetli bir sûrette
işaret ediyor ve mânen diyor: “Ey ehl-i saltanat! Adâlet-i tâmme yapmak
isterseniz, Süleymanvârî, rûy-i zemini etrafıyla görmeye ve anlamaya çalışınız.
Çünkü, bir hâkim-i adâletpîşe, bir padişah-ı raiyyetperver, aktâr-ı memleketine
her istediği vakit muttalî olmak derecesine çıkmakla mesûliyet-i mâneviyeden
kurtulur veya tam adâlet yapabilir.”

Cenâb-ı Hak, şu âyetin lisân-ı remziyle mânen diyor ki: “Ey
benîâdem! Bir abdime geniş bir mülk ve o geniş mülkünde adâlet-i tâmme yapmak
için, ahvâl ve vukuât-ı ze-mine bizzat ıttılâ veriyorum; ve mâdem herbir insana,
fıtraten, zemine bir halîfe olmak kabiliyetini vermişim; elbette o kabiliyete
göre rûy-i zemini görecek ve bakacak, anlayacak istidadını dahi vermesini,
hikmetim iktizâ ettiğinden, vermişim. Şahsen o noktaya yetişmezse de, nev’en
yetişebilir; maddeten erişemezse de, ehl-i velâyet mi-sillü mânen erişebilir.
Öyle ise, şu azîm ni’metten istifade edebilirsiniz. Haydi göreyim sizi, vazife-i
ubûdiyetinizi unutmamak şartıyla öyle çalışınız ki, rûy-i zemini, her tarafı
herbirinize görülen ve her köşesindeki sesleri size işittiren bir bahçeye
çeviriniz.


deki ferman-ı Rahmânîyi dinleyiniz.” İşte beşerin nâzik
san’atlarından olan celb-i sûret ve savtların çok ilerisindeki nihayet hududunu
şu âyet remzen gösteriyor ve teşviki işmâm ediyor.

Hem meselâ, yine Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm cin ve
şeytanları ve ervâh-ı habîseyi teshîr edip, şerlerini men ve umûr-u nâfiada
istihdam etmeyi ifade eden şu âyetler:

(ilâ âhir),

(îlâ âhir) âyetiyle diyor ki: Yerin insandan sonra zîşuur olarak en mühim
sekenesi olan cin, insana hizmetkâr olabilir. Onlarla temas edilebilir.
Şeytanlar da düşmanlığı bırakmaya mecbur olup, ister istemez hizmet edebilirler
ki; Cenâb-ı Hakkın evâmirine musahhar olan bir abdine onları musahhar etmiştir.

Cenâb-ı Hak, mânen şu âyetin lisân-ı remziyle der ki: “Ey insan!
Bana itaat eden bir abdime cin ve şeytanları ve şerirlerini itaat ettiriyorum.
Sen de Benim emrime musahhar olsan, çok mevcudât, hattâ cin ve şeytan dahi
musahhar olabilirler.”

İşte, beşerin, san’at ve fennin imtizâcından süzülen, maddî ve
mânevî fevkalâde hassâsiyetinden tezâhür eden ispirtizma gibi celb-i ervâh ve
cinlerle muhâbereyi, şu âyet en nihayet hududunu çiziyor ve en faydalı
sûretlerini tâyin ediyor ve ona yolu dahi açıyor. Fakat, şimdiki gibi, bâzan
kendine emvât nâmını veren cinlere ve şeytanlara ve ervâh-ı habîseye musahhar ve
maskara olup oyuncak olmak değil, belki tılsımât-ı Kur’âniye ile onları teshîr
etmektir, şerlerinden kurtulmaktır. Hem temessül-ü ervâha işaret eden Hazret-i
Süleyman Aleyhisselâmın ifritleri celb ve teshîrine dâir âyetler, hem


misillü bâzı âyetler, ruhânîlerin temessülüne işaret etmekle beraber, celb-i
ervâha dahi işaret ediyorlar. Fakat, işaret olunan celb-i ervâh-ı tayyibe ise,
medenîlerin yaptığı gibi, hezeliyât sûretinde bâzı oyuncaklara o pek ciddî ve
ciddî bir âlemde olan ruhlara hürmetsizlik edip, kendi yerine ve oyuncaklara
celb etmek değil, belki ciddî olarak ve ciddî bir maksad için Muhyiddin-i Arabî
gibi zâtlar ki, istediği vakit ervâh ile görüşen bir kısım ehl-i velâyet
misillü, onlara müncelib olup münâsebet peydâ etmek ve onların yerine gidip
âlemlerine bir derece takarrüb etmekle ruhâniyetlerinden mânevî istifade
etmektir ki, âyetler ona işaret eder ve işaret içinde bir teşviki ihsâs
ediyorlar ve bu nevi san’at ve fünûn-u hafiyenin en ileri hududunu çiziyor ve en
güzel sûretini gösteriyorlar.

Hem meselâ, Hazret-i Dâvud Aleyhisselâmın mu’cizelerine dâir


âyetler delâlet ediyor ki, Cenâb-ı Hak, Hazret-i Dâvud
Aleyhisselâmın tesbihâtına öyle bir kuvvet ve yüksek bir ses ve hoş bir edâ
vermiştir ki, dağları vecde getirip birer muazzam fonoğraf misillü ve birer
insan gibi, bir serzakirin etrafında ufkî halka tutup, bir daire olarak tesbihât
ediyorlardı. Acaba bu mümkün müdür, hakikat midir?

Evet, hakikattir. Mağaralı her dağ, her insanla ve insanın
diliyle, papağan gibi konuşabilir. Çünkü, aks-i sadâ vâsıtasıyla, dağın önünde
sen “Elhamdülillâh” de; dağ da aynen senin gibi “Elhamdülillâh” diyecek. Mâdem
bu kabiliyeti Cenâb-ı Hak dağlara ihsan etmiştir; elbette, o kabiliyet inkişaf
ettirilebilir ve o çekirdek sünbüllenir.

İşte, Hazret-i Dâvud Aleyhisselâma, risâletiyle beraber
hilâfet-i rûy-i zemini müstesnâ bir sûrette ona verdiğinden, o geniş risâlet ve
muazzam saltanata lâyık bir mu’cize olarak o kabiliyet çekirdeğini öyle inkişaf
ettirmiş ki, çok büyük dağlar birer nefer, birer şâkird, birer mürid gibi
Hazret-i Dâvud’a iktidâ edip onun lisâniyle, onun emriyle, Hàlık-ı Zülcelâle
tesbihât ediyorlardı. Hazret-i Dâvud Aleyhisselâm ne söylese, onlar da tekrar
ediyorlardı. Nasıl ki, şimdi vesâit-i muhâbere ve vesâil-i ir-tibâtın kesret ve
tekemmülü sebebiyle, haşmetli bir kumandan, dağlara dağılan azîm ordusuna bir
anda “Allahü Ekber” dedirir ve o koca dağları konuşturur, velve-leye getirir;
mâdem insanın bir kumandanı, dağları sekenelerinin lisâniyle mecâzî olarak
konuşturur; elbette, Cenâb-ı Hakkın haşmetli bir kumandanı, hakiki olarak
konuşturur, tesbihât yaptırır. Bununla beraber, her cebelin bir şahs-ı mânevîsi
bulunduğunu ve ona münâsip birer tesbih ve birer ibâdeti olduğunu, eski
Sözler’de beyân etmişiz.

Demek, her dağ, insanların lisâniyle, aks-i sadâ sırrıyla
tesbihât yaptıkları gibi, kendi elsine-i mahsusalarıyla dahi Hàlık-ı Zülcelâle
tesbihâtları vardır.

cümleleriyle, Hazret-i Dâvud ve Süleyman Aleyhimesselâma kuşlar envâının
lisânlarını, hem istidadlarının dillerini, yani hangi işe yaradıklarını onlara
Cenâb-ı Hakkın ihsan ettiğini şu cümleler gösteri-yorlar.

Evet, mâdem hakikattir, mâdem rûy-i zemin, bir sofra-i
Rahmân’dır, insanın şerefine kurulmuştur; öyle ise, o sofradan istifade eden
sâir hayvanât ve tuyûrun çoğu insana musahhar ve hizmetkâr olabilir. Nasıl ki,
en küçüklerinden bal arısı ve ipek böceğini istihdam edip ilham-ı İlâhî ile azîm
bir istifade yolunu açarak ve güvercinleri bâzı işlerde istihdam ederek ve
papağan misillü kuşları konuşturarak, medeniyet-i beşeriyenin mehâsinine güzel
şeyleri ilâve etmiştir; öyle de, başka kuş ve hayvanların istidad dili
bilinirse, çok tâifeleri var ki, karındaşları hayvanât-ı ehliye gibi, birer
mühim işte istihdam edilebilirler. Meselâ, çekirge âfetinin istilâsına karşı,
çekirgeyi yemeden mahveden sığırcık kuşlarının dili bilinse ve harekâtı tanzim
edilse, ne kadar faydalı bir hizmette, ücretsiz olarak istihdam edilebilir. İşte
kuşlardan şu nevi istifade ve teshîri ve telefon ve fonoğraf gibi câmidâtı
konuşturmak ve tuyûrdan istifade etmek; en müntehâ hududunu şu âyet çizi-yor, en
uzak hedefini tâyin ediyor, en haşmetli sûretine parmakla işaret ediyor ve bir
nevi teşvik eder.

İşte, Cenâb-ı Hak şu âyetlerin lisân-ı remziyle mânen diyor ki:
“Ey insanlar! Bana tam abd olan bir hemcinsinize, onun nübüvvetinin ismetine ve
saltanatının tam adâletine medâr olmak için, mülkümdeki muazzam mahlûkatı ona
musahhar edip konuşturuyorum ve cünûdumdan ve hayvanâtımdan çoğunu ona hizmetkâr
veriyorum. Öyle ise, herbirinize de mâdem gök ve yer ve dağlar, hamlinden
çekindiği bir emânet-i kübrâyı tevdî etmişim, halîfe-i zemin olmak istidadını
vermişim; şu mahlûkatın da dizginleri kimin elinde ise, ona râm olmanız
lâzımdır. Tâ Onun mülkündeki mahlûklar da size râm olabilsin; ve onların
dizginleri elinde olan Zâtın nâmına elde edebilseniz ve istidadlarınıza lâyık
makama çıksanız.

“Mâdem hakikat böyledir. Mânâsız bir eğlence hükmünde olan
fonoğraf işlettirmek, güvercinlerle oynamak, mektup postacılığı yapmak,
papağanları konuşturmaya bedel, en hoş, en yüksek, en ulvî bir eğlence-i
mâsumâneye çalış ki, dağlar sana Dâvudvârî birer muazzam fonoğraf olabilsin ve
hava-i nesîminin dokunmasıyla eşcar ve nebâtâttan birer tel-i mûsıkî gibi
nağamât-ı zikriye kulağına gelsin ve dağ, binler dilleriyle tesbihât yapan bir
acâibü’l-mahlûkat mahiyetini göstersin ve ekser ekser kuşlar, Hüdhüd-ü Süleymânî
gibi birer mûnis arkadaş veya mutî birer hizmetkâr sûretini giysin. Hem seni
eğlendirsin, hem müstaid olduğun kemâlâta da seni şevk ile sevk etsin, öteki
lehviyât gibi, insaniyetin iktizâ ettiği makamdan seni düşürtmesin.

Hem meselâ, Hazret-i İbrâhim Aleyhisselâmın bir mu’cizesi
hakkında olan

âyetinde üç işaret-i latîfe var.

. Birincisi: Ateş dahi, sâir esbâb-ı tabiiye gibi kendi
keyfiyle, tabiatiyle, körü körüne hareket etmiyor. Belki emir tahtında bir
vazife yapıyor ki, Hazret-i İbrâhim’i (Aleyhisselâm) yakmadı ve ona, “Yakma!”
emrediliyor.

. İkincisi: Ateşin bir derecesi var ki, burûdetiyle ihrak eder,
yani ihrak gibi bir tesir yapar. Cenâb-ı Hak,

lâfzıyla, burûdete diyor ki: “Sen de hararet gibi burûdetinle ihrak etme!”
Demek, o mertebedeki ateş, soğukluğuyla, yandırır gibi tesir gösteriyor; hem
ateştir, hem berddir. Evet, hikmet-i tabiiyede, nâr-ı beyzâ halinde ateşin bir
derecesi var ki, harareti etrafına neşretmiyor ve etrafındaki harareti kendine
celb ettiği için, şu tarz burûdetle, etrafındaki su gibi mâyi şeyleri incimâd
ettirip, mânen burûdetiyle ihrak eder. İşte zemherir, burûdetiyle ihrak eden bir
sınıf ateştir. Öyle ise, ateşin bütün derecâtına ve umum envâına câmi’ olan
Cehennem içinde, elbette “Zemherir”in bulunması zarûrîdir.

. Üçüncüsü: Cehennem ateşinin tesirini men edecek ve emân
verecek imân gibi bir madde-i mâneviye, İslâmiyet gibi bir zırh olduğu misillü,
dünyevî ateşinin dahi tesirini men edecek bir madde-i maddiye vardır. Çünkü,
Cenâb-ı Hak, ism-i Hakîm iktizâsıyla, bu dünya dârü’l-hikmet olmak hasebiyle,
esbâb perdesi altında icraat yapıyor. Öyle ise, Hazret-i İbrâhim’in cismi gibi,
gömleğini de ateş yakmadı; ve ateşe karşı mukàvemet hâletini vermiştir.
İbrâhim’i yakmadığı gibi, gömleğini de yakmıyor.

İşte bu işaretin remziyle, mânen şu âyet diyor ki: “Ey millet-i
İbrâhim! İbrâhimvârî olunuz; tâ gömlekleriniz, en büyük düşmanınız olan ateşe
hem burada, hem orada bir zırh olsun. Ruhunuza imânı giydirip, Cehennem ateşine
karşı zırhınız olduğu gibi; Cenâb-ı Hakkın zeminde sizin için sakladığı ve ihzâr
ettiği bâzı maddeler var, onlar sizi ateşin şerrinden muhâfaza eder. Arayınız,
çıkarınız, giyiniz.” İşte, beşerin mühim terakkiyâtından ve keşfiyâtındandır ki,
bir maddeyi bulmuş. Ateş yakmayacak ve ateşe dayanır bir gömlek giymiş. Şu âyet
ise, ona mukabil bak ne kadar ulvî, latîf ve güzel ve ebede kadar yırtılmayacak
“Hanîfen Müslimen” tezgâhında dokunacak bir hulleyi gösteriyor.

Hem meselâ,

“Hazret-i Âdem Aleyhisselâmın dâvâ-i hilâfet-i kübrâda mu’cize-i kübrâsı,
tâlim-i Esmâdır” diyor. İşte, sâir enbiyânın mu’cizeleri, birer hususi hârika-i
beşeriyeye remzettiği gibi, bütün enbiyânın pederi ve dîvân-ı nübüvvetin
fâtihası olan Hazret-i Âdem Aleyhisselâmın mu’cizesi umum kemâlât ve
terakkiyât-ı beşeriyenin nihayetlerine ve en ileri hedeflerine sarâhate yakın
işaret ediyor. Cenâb-ı Hak (c.c.), mânen şu âyetin lisân-ı işaretiyle diyor ki:

“Ey beniâdem! Sizin pederinize, melâikelere karşı hilâfet
dâvâsında rüçhâniyetine hüccet olarak, bütün esmâyı tâlim ettiğimden, siz dahi
mâdem onun evlâdı ve vâris-i istidadısınız; bütün esmâyı taallüm edip, mertebe-i
emânet-i kübrâda bütün mahlûkata karşı rüçhâniyetinize liyâkatinizı göstermek
gerektir. Zîrâ kâinat içinde, bütün mahlûkat üstünde en yüksek makamâta gitmek
ve zemin gibi büyük mahlûkatlar size musahhar olmak gibi mertebe-i âli-yeye size
yol açıktır. Haydi, ileri atılınız ve birer ismime yapışınız, çıkınız.

“Fakat sizin pederiniz, bir defa şeytana aldandı, Cennet gibi
bir makamdan rûy-i zemine muvakkaten sukut etti. Sakın siz de terakkiyâtınızda
şeytana uyup hikmet-i İlâhiyenin semâvâtından, tabiat dalâletine sukùta vâsıta
yapmayınız. Vakit bevakit başınızı kaldırıp, Esmâ-i Hüsnâma dikkat ederek, o
semâvâta urûc etmek için fünûnunuzu ve terakkiyâtınızı merdiven yapınız. Tâ
fünûn ve kemâlâtınızın menbaları ve hakikatleri olan esmâ-i Rabbâniyeme
çıkasınız ve o esmânın dürbünüyle, kalbi-nizle Rabbinize bakasınız.

Sözler, 229, 238

Ribâ İslâma zarar-ı mutlaktır

Ribâ atâlet verir, şevk-i sa’yi söndürür. Ribânın kapıları, hem
de onun kapları olan bu bankaların her dem nef’i ise, beşerin en fena
kısmınadır. Onlar da gâvurlardır.

Gâvurlardaki nef’i, en fena kısmınadır; onlar da zâlimler.

Her dem zâlimlerdeki nef’i en fena kısmınadır. Onlar da
sefihlerdir. Âlem-i İslâma bir zarar-ı mutlaktır.

Mutlak beşer her dem refahı nazar-ı şer’îde yoktur. Zîrâ harbî
bir gâvur hürmetsiz, ismetsizdir; demi hederdir… Her dem.

Kur’ân, kendi kendini himâye edip hâkimiyetini idâme eder

Bir zâtı gördüm ki yeis ile mübtelâ, bedbinlikle hasta idi.
Dedi: “Ulemâ azaldı; kemiyet keyfiyeti. Korkarız, dinimiz sönecek de bir zaman.”

Dedim: Nasıl kâinat söndürülmezse, imân-ı İslâmî de sönemez.
Öyle de, zeminin yüzünde çakılmış mismârlar hükmünde her an

Olan İslâmî şeâir, dinî minârât, İlâhî maâbid, şer’î maâlim itfâ
olmazsa, İslâmiyet parlayacak an be an.

Herbir mâbed bir muallim olmuş, tabıyla tabâyie ders verir. Her
maâlim dahi birer üstad olmuştur; onun lisân-ı hali eder telkin-i dinî; hatâsız,
hem bînisyan.

Herbir şeâir bir hoca-i dânâdır; ruh-u İslâmı dâim enzâra ders
veriyor. Mürûr-u a’sâr ile sebeb-i istimrâr-ı zaman; Güyâ tecessüm etmiş,
envar-ı İslâmiyet, şeâiri içinde. Güyâ tasallüb etmiş, zülâl-i İslâmiyet,
maâbidi içinde. Birer sütun-u imân.

Güyâ tecessüd etmiş, ahkâm-ı İslâmiyet, maâlimi içinde. Güyâ
tahaccür etmiş, erkân-ı İslâmiyet, avâlimi içinde. Birer sütun-u elmas; onunla
mürtabıttır zemin ile âsumân.

Lâsiyyemâ, bu Kur’ân-ı Hatib-i Mu’cizbeyân, dâimâ tekrar eder
bir hutbe-i ezelî. Aktâr-ı İslâmîde kalmamış hiç de bir köy, hem dahi hiç bir
mekân.

Nutkunu dinlemesin, tâlimi işitmesin.

sırrı ile, hâfızlıktır pek de büyük bir rütbe. Tilâvet ise, ibâdet-i ins ü cân.

Onun içinde tâlim, hem müsellemâtı tezkir. Tekerrür-ü zamanla
nazariyât kalbolur müsellemâta, hem döner bedihiyâta. İstemez daha beyân.

Zarûriyât-ı dinî, nazariyâttan çıkıp zarûriyât olmuştur. Tezkir
ise kâfidir, ihtar ise vâfidir. Şâfidir her dem Kur’ân,

İhtara, hem tezkire. Şu intibah-ı İslâm, hem içtimâî yakza
herbirine veriyor, umuma âit olan delâil ve hem mîzan.

Mâdem içtimâî hayat İslâmda başlamıştır; herbirinin imânı
kendine mahsus olan delile münhasıran değil, müstenid vicdan.

Belki cemaatin kalbinde gayr-i mahdud esbâba dahi eder istinad.
Hattâ cây-ı dikkattir: Bir mezheb-i zaifi, mürûr ettikçe zaman,

İptali müşkül olur. Nerede kaldı ki İslâm, vahy ile fıtrat gibi
iki metîn esasa hem istinad etmiştir, hem bu kadar a’sârda nâfizâne hükümran.

Râsih esaslarıyla, bâhir eserleriyle kürenin yarısıyla iltiham
peydâ etmiş, bir ruh-u fıtrî olmuş. Nasıl küsûfa girer? Küsûftan çıkmış el’an.

Fakat, maatteessüf, bâzı zevzek kefere, safsatalı adamlar şu
kasr-ı âlînin metîn esaslarına ilişir, buldukça imkân.

Onları deprettirir. Esaslara ilişilmez, onlarla oynanılmaz.
Sussun şimdi dinsizlik; iflâs etti o teres. Bestir tecrübe-i küfran ve yalan.

Bu âlem-i İslâmın âlem-i küfre karşı en ileri karakol, şu
dârülfünûn idi. Lâkayd ve gafletlikle hasm-ı tabiat-yılan,

Gediği açtı cephenin arkasında, dinsizlik hücum etti, millet
epey sarsıldı. En ileri karakol, İslâmiyet ruhuyla tenevvür etmiş cinân,

En mütesallib olmalı. En müteyakkız olmalı; yahut o dar
olmamalı, İslâmı aldatmamalı. İmânın yeri kalbdir; dimağ ise oluyor ma’kes-i
nur-u imân. Bâzan da mücâhiddir, bâzan süpürgecidir. Dimağda vesveseler, hem
pekçok ihtimâller kalb içine girmese, sarsılmaz imân, vicdan.

Yoksa bâzıların zannınca imân dimağda olsa, ruh-u imân olan
hakkalyakîne ihtimâlât-ı kesîre olur birer hasm-ı bîemân.

Kalb ile vicdan, mahall-i imân. Hads ile ilham, delil-i imân.
Bir hiss-i sâdis, tarîk-ı imân. Fikir ile dimağ, bekçi-i imân.

Sözler, 670, 671

Anglikan Kilisesine cevap

Bir zaman bîaman İslâmın düşmanı, siyasî bir dessas, yüksekte
kendini göstermek isteyen vesvas bir papaz, desîse niyetiyle, hem inkâr
sûretinde,

Hem de boğazımızı pençesiyle sıktığı bir zaman-ı elîmde, pek
şemâtetkârâne bir istifhâmıyla dört şey sordu bizden.

Altı yüz kelime istedi. Şemâtetine karşı yüzüne “Tuh!” demek,
desîsesine karşı küsmekle sükût etmek, inkârına karşı da

Tokmak gibi bir cevab-ı müskit vermek lâzımdı. Onu muhatap
etmem. Bir hakpe-rest adama böyle cevabımız var. O dedi bi-rincide:

“Muhammed (Aleyhissalâtü Vesselâm) dini nedir?” Dedim: İşte
Kur’ân. Erkân-ı sitte-i imân, erkân-ı hamse-i İslâm esas maksad-ı Kur’ân. Der
ikincisinde:

“Fikir ve hayata ne vermiş?” Dedim: Fikre tevhid, hayata
istikamet. Buna dâir şâhidim:

Der üçüncüsünde:

“Mezâhim-i hâzıra nasıl tedâvi eder?” Derim: Hurmet-i ribâ, hem
vücûb-u zekâtla. Buna dâir şâhidim
’dır.
Der dördüncüsünde:

“İhtilâl-i beşere ne nazarla bakıyor?” Derim: Sa’y asıl,
esastır. Servet-i insaniye zâlimlerde toplanmaz; saklanmaz ellerinde. Buna dâir
şâhidim:


Kadınlar yuvalarından çıkıp beşeri yoldan çıkarmış;
yuvalarına dönmeli


“Mim”siz medeniyet, tâife-i nisâyı yuvalardan uçurmuş,
hürmetleri de kırmış, mebzul metâı yapmış. Şer’-i İslâm onları

Rahmeten dâvet eder eski yuvalarına. Hürmetleri orada; rahatları
evlerde, hayat-ı âilede. Temizlik zînetleri;

Haşmetleri hüsn-ü hulk, lûtuf ve cemâli ismet, hüsn-ü kemâli
şefkat, eğlencesi evlâdı. Bunca esbâb-ı ifsad, demir sebat kararı

Lâzımdır, tâ dayansın. Bir meclis-i ihvânda güzel karı girdikçe,
riyâ ile rekabet, hased ile hodgâmlık debretir damarları.

Yatmış olan hevesât birden bire uyanır. Tâife-i nisâda serbestî
inkişafı, sebep olmuş beşerde ahlâk-ı seyyienin birden bire inkişafı.

Şu medenî beşerin hırçınlaşmış ruhunda, şu sûretler denilen
küçük cenazelerin, mütebessim meyyitlerin rolleri pek azîmdir; Hem müthiştir
tesiri.

Memnu’ heykel, sûretler, ya zulm-ü mütehaccir, ya mütecessid
riyâ, ya müncemid hevestir. Ya tılsımdır; celb eder o habîs ervâhları.

Sözler, 667

Böyle zamanda tereffühte izn-i şer’î bizi muhtar bırakmaz

Lezâiz çağırdıkça, “Sanki yedim” demeli. “Sanki yedim” düstur
eden, bir mescidi yemedi.

Eskide ekser İslâm filcümle aç değildi. Tenâuma ihtiyâr bir
derece var idi.

Şimdi ise ekseri açlığa düştü kaldı. Telezzüze ihtiyâr izn-i
şer’î kalmadı. Sevâd-ı âzam, hem ekseriyet-i mâsumun maîşeti basittir. Tegaddî
besâtetiyle onlara tâbi olmak,

Bin kere müreccahtır, ekalliyet-i müsrife, ya bir kısım sefihe
tegaddîde tereffüh noktasında benzemek.

Sözler, 663

Nasrâniyet İslâmiyete teslim olacak

Nasrâniyet ya intifâ, ya ıstıfâ bulacak. İslâma karşı teslim
olup terk-i silâh edecek.

Mükerreren yırtıldı, Purutluğa tâ geldi. Purutlukta görmedi ona
salâh verecek.

Perde yine yırtıldı, mutlak dalâle düştü. Bir kısmı lâkin bâzı
yakınlaştı tevhide; onda felâh görecek.

Hazırlanır şimdiden, yırtılmaya başlıyor. Sönmezse, safvet bulup
İslâma mal olacak.

Bu bir sırr-ı azîmdir. Ona remz ve işaret: Fahr-i Rüsûl
demiştir: “İsâ, Şer’im ile amel edip ümmetimden olacak.”

Bâzan zıd, zıddını tazammun eder

Zaman olur zıd, zıddını saklarmış. Lisân-ı siyasette lâfız,
mânânın zıddıdır. Adâlet külâhını,

Zulüm başına geçirmiş; hamiyet libasını, hıyânet ucuz giymiş.
Cihad ve hem gazâya, bâğî ismi takılmış. Esâret-i hayvanî, istibdad-ı şeytanî,
hürriyet nâm verilmiş. Zıdlarda emsâl olmuş, sûretlerde tebâdül, isimlerde
tekabül, makamlarda becâyiş-i mekânî.

Sözler, 647

Hayat-ı ihtilâl mevt-i zekât, hayat-ı ribâdan çıkmış

Bilcümle ihtilâlât, bütün herc ü fesadât, hem asıl, hem mâdeni,
rezâil ve seyyiât, bütün fâsid hasletler,

Muharrik ve menbaı iki kelimedir tek, yahut iki kelâmdır.

Birincisi şudur ki: “Ben tok olsam, başkalar acından ölse, neme
lâzım.”

İkincisi: “Rahatım için zahmet çek. Sen çalış, ben yiyeyim.
Benden yemek, senden emekler.”

Birinci kelimede olan semm-i kàtili, hem kökünü kesecek, şâfi
devâ olacak tek bir devâsı vardır.

O da zekât-ı şer’î ki, bir rükn-ü İslâmdır. İkinci kelimede
zakkum-u şecer münderic. Onun ırkını kesecek, ribânın hurmetidir.

Beşer salâh isterse, hayatını severse, zekâtı vaz’ etmeli,
ribâyı kaldırmalı.

Beşer, hayatını isterse enva-ı ribâyı öldürmeli

Tabaka-i havâstan tabaka-i avâma sıla-i rahim kopmuştur.
Aşağıdan fırlıyor

Sadâ-i ihtilâli, vâveylâ-i intikamı, kin ve hased enîni.
Yukarıdan iniyor

Zulüm ve tahkir ateşi, tekebbürün sıkleti, tahakküm sâikası.
Aşağıdan çıkmalı.

Tahabbüb ve itaat, hürmet ve hem imtisâl. Fakat merhamet ve
ihsan yukarıdan inmeli,

Hem şefkat ve terbiye. Beşer bunu isterse sarılmalı zekâta,
ribâyı tard etmeli.

Kur’ân’ın adâleti bâb-ı âlemde durup, ribâya der: “Yasaktır;
hakkın yoktur, dönmeli.”

Dinlemedi bu emri, beşer yedi bir sille. Müthişini yemeden bu
emri dinlemeli.

Sözler, 648, 649

Din ile hayat kàbil-i tefrik olduğunu zannedenler felâkete
sebeptirler

Şu Jön Türkün hatâsı: Bilmedi o, bizdeki din hayatın esası.
Millet ve İslâmiyet ayrı ayrı zannetti.

Medeniyet müstemir, müstevlî vehmeyledi. Saadet-i hayatı içinde
görüyordu. Şimdi zaman gösterdi, Medeniyet sistemi bozuktu, hem muzırdı.
Tecrübe-i katiye bize bunu gösterdi.

Din hayatın hayatı, hem nuru, hem esası. İhyâ-i dinle olur, şu
milletin ihyâsı. İslâm bunu anladı.

Başka dinin aksine, dinimize temessük derecesi nisbeten milletin
terakkîsi.

İhmâli nispetinde idi milletin tedennîsi. Tarihî bir hakikat,
ondan olmuş tenâsi.

Sözler, 656, 657

İslâmiyet, selm ve müsâlemettir; dahilde nizâ ve husûmet
istemez

Tâmimin iltizamı, sebep olur nizâa. İslâmiyetten evvel tabakàt-ı
beşerde derin uçurumlar,

Hem tebâüd-ü acîbi istedi bir vakitte taaddüd-ü enbiyâ,
tenevvü-ü şerâyi’, müteaddid mezhebler.

Beşerde bir inkılâb İslâmiyet yaptırdı. Beşer tekàrüb etti; şer’
etti ittihad, vâhid oldu peygamber.

Seviye bir olmadı; mezheb taaddüd etti. Terbiye-i vâhide kâfi
geldiği zaman, ittihad eder mezhebler.

Sözler, 659