İçtihad Risâlesi

Beş altı sene mukaddem, Arabî bir risâlede, içtihada dâir
yazdığım bir mesele, iki kardeşimin arzularıyla, o meseleye dâir haddinden
tecavüz edenin haddini bildirmek için, şu Söz, o mesele-i içtihadiyeye dâir
yazıldı.



İçtihad kapısı açıktır. Fakat şu zamanda oraya girmeye altı mâni
vardır.

Birincisi

Nasıl ki kışta, fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar
delikler dahi seddedilir; yeni kapıları açmak, hiçbir cihetle kâr-ı akıl değil.
Hem, nasıl ki büyük bir selin hücumunda, tâmir için duvarlarda delikler açmak
gark olmaya vesîledir. Öyle de, şu münkerât zamanında ve âdât-ı ecânibin
istilâsı ânında ve bid’aların kesreti vaktinde ve dalâletin tahribâtı
hengâmında, içtihad nâmiyle, kasr-ı İslâmiyet’ten yeni kapılar açıp
duvarlarından muharriplerin girmesine vesîle olacak delikler açmak, İslâmiyet’e
cinâyettir.

İkincisi

Dinin zarûriyâtı ki, içtihad onlara giremez. Çünkü, katî ve
muayyendirler. Hem, o zarûriyât kùt ve gıdâ hükmündedirler. Şu zamanda terke
uğruyorlar ve tezelzüldedirler. Ve bütün himmet ve gayreti, onların ikàmesine ve
ihyâsına sarf etmek lâzım gelirken, İslâmiyetin nazariyât kısmında ve selefin
içtihadât-ı sâfiyâne ve hâlisânesiyle bütün zamanların hâcâtına dar gelmeyen
efkârları olduğu halde, onları bırakıp heveskârâne yeni içtihatlar yapmak,
bid’akârâne bir hıyânettir.

Üçüncüsü

Nasıl ki, çarşıda mevsimlere göre birer metâ mergub oluyor,
vakit bevakit birer mal revaç buluyor. Öyle de, âlem meşherinde, içtimâiyât-ı
insaniye ve medeniyet-i beşeriye çarşısında her asırda, birer metâ, mergub olup
revaç buluyor, sûk’unda, yani çarşısında teşhir ediliyor; rağbetler ona celp
oluyor, nazarlar ona teveccüh ediyor, fikirler ona müncezib oluyor. Meselâ, şu
zamanda siyâset metâı ve hayat-ı dünyeviyenin temini ve felsefenin revaçları
gibi.

Ve Selef-i Sâlihîn asrında ve o zaman çarşısında en mergub metâ,
Hàlık-ı Semâvât ve Arzın marziyâtlarını ve bizden arzularını, kelâmından
istinbât etmek ve nur-u nübüvvet ve Kur’ân ile, kapatılmayacak derecede açılan
âhiret âlemindeki saadet-i ebediyeyi kazandırmak vesâilini elde etmek idi.

İşte, o zamanda zihinler, kalpler, ruhlar, bütün kuvvetleriyle
Yerler ve Gökler Rabbinin marziyâtını anlamaya müteveccih olduğundan,
içtimâiyât-ı beşeriyenin sohbetleri, muhâvereleri, vukuâtları, ahvâlleri ona
bakıyordu. Ona göre cereyan ettiğinden, her kimin güzelce bir istidadı bulunsa,
onun kalbi ve fıtratı, şuursuz olarak her şeyden bir ders-i mârifet alır. O
zamanda cereyan eden ahvâl ve vukuât ve muhâverâttan taallüm ediyordu. Güyâ her
bir şey ona bir muallim hükmüne geçip, onun fıtrat ve istidadına, içtihada bir
istidad ihzârını telkin ediyordu. Hattâ o derece şu fıtrî ders tenvir ediyordu
ki, yakın idi ki, kisbsiz içtihada kabiliyeti ola; ateşsiz nurlana. İşte, şu
tarzda fıtrî bir ders alan bir müstaid, içtihada çalışmaya başladığı vakit,
kibrit hükmüne geçen istidadı, nurun alâ nur sırrına mazhar olur; çabuk ve az
zamanda müçtehid olurdu.

Ammâ şu zamanda, medeniyet-i Avrupa’nın tahakkümüyle, felsefe-i
tabiiyenin tasallutuyla, şerâit-i hayat-ı dünyeviyenin ağırlaşmasıyla, efkâr ve
kulûb dağılmış, himmet ve inâyet inkısam etmiştir; zihinler mâneviyâta karşı
yabânîleşmiştir. İşte bunun içindir ki, şu zamanda birisi, dört yaşında Kur’ân’ı
hıfzedip âlimlerle mübâhese eden Süfyân ibni Uyeyne olan bir müçtehidin
zekâsında bulunsa, Süfyân’ın içtihadı kazandığı zamana nispeten on defa daha
fazla zamana muhtaçtır. Süfyân on senede içtihadı tahsil etmiş ise, şu adam yüz
seneye muhtaçtır ki tahsil edebilsin. Çünkü, Süfyân’ın ibtidâ-i tahsil-i fıtrîsi
sinn-i temyiz zamanından başlar, yavaş yavaş istidadı müheyyâ olur, nurlanır;
her şeyden ders alır, kibrit hükmüne geçer. Ammâ onun nazîri, şu zamanda-çünkü,
zihni felsefede boğulmuş, aklı siyâsete dalmış, kalbi hayat-ı dünyeviyede sersem
olmuş, istidadı içtihaddan uzaklaşmış-elbette fünûn-u hâzırada tevaggulu
derecesinde, istidadı içtihad-ı şer’î kabiliyetinden uzaklaşmış ve ulûm-u
arzıyede tefennünü derecesinde, içtihadın kabulünden geri kalmıştır. Onun için,
“Ben de onun gibi zekîyim, niçin ona yetişemiyorum?” diyemez ve demeye hakkı
yoktur ve yetişemez.

Dördüncüsü

Nasıl ki bir cisimde, neşv ü nemâ için, tevessü’ meyli bulunur.
O meyl-i tevessü’ ise-çünkü dahildendir-vücud ve cisim için bir tekemmüldür.
Fakat, eğer hariçte tevsî için bir meyil ise, o vücudun cildini yırtmaktır,
tahrip etmektir; tevsî değildir. Öyle de, İslâmiyetin dairesine selef-i sâlihîn
gibi takvâ-i kâmile kapısıyla ve zarûriyât-ı diniyenin imtisâli tarîkıyla dahil
olanlarda meylü’t-tevessü’ ve irâde-i içtihad bulunsa; o kemâldir ve
tekemmüldür. Yoksa, zarûriyâtı terk eden ve hayat-ı dünyeviyeyi hayat-ı
uhreviyeye tercih eden ve felsefe-i maddiye ile âlûde olanlardan olan o
meylü’t-tevsî ve irâde-i içtihad, vücud-u İslâmiyeyi tahrip ve boynundaki şer’î
zincirini çıkarmaya vesîledir.

Beşincisi

Üç nokta-i nazar, şu zamanın içtihadâtını, arzıye yapar,
semâvîlikten çıkarıyor. Halbuki, şeriat semâviyedir; ve içtihadât-ı şer’iye dahi
onun ahkâm-ı mestûresini izhâr ettiğinden, semâviyedirler.

Birincisi: Bir hükmün hikmeti ayrıdır, illeti ayrıdır. Hikmet ve
maslahat ise, tercihe sebeptir, icâba, icada medâr değildir. İllet ise, vücuduna
medârdır. Meselâ, seferde namaz kasredilir, iki rekât kılınır. Şu ruhsat-ı
şer’iyenin illeti seferdir, hikmeti ise meşakkattir. Sefer bulunsa, meşakkat hiç
olmasa da namaz kasredilir. Çünkü, illet var. Fakat, sefer bulunmasa, yüz
meşakkat bulunsa, namazın kasredilmesine illet olamaz. İşte şu hakikatin aksine
olarak, şu zamanın nazarı ise, maslahat ve hikmeti illet yerine ikàme edip, ona
göre hükmediyor. Elbette böyle içtihad arzıyedir, semâvî değildir.

İkincisi: Şu zamanın nazarı evvelâ ve bizzat saadet-i
dünyeviyeye bakıyor ve ahkâmları ona tevcih ediyor. Halbuki, şeriatın nazarı ise
evvelâ ve bizzat saadet-i uhreviyeye bakar, ikinci derecede-âhirete vesîle olmak
dolayısıyla-dünyanın saadetine nazar eder. Demek, şu zamanın nazarı ruh-u
şeriattan yabânîdir. Öyle ise, şeriat nâmına içtihad edemez.

Üçüncüsü:

kaidesi, yani, “Zarûret haramı helâl derecesine getirir.” İşte şu kaide ise,
küllî değil. Zarûret, eğer haram yoluyla olmamış ise haramı helâl etmeye
sebebiyet verir. Yoksa, sû-i ihtiyârıyla, gayr-i meşrû sebeplerle zarûret olmuş
ise, haramı helâl edemez, ruhsatlı ahkâmlara medâr olamaz, özür teşkil edemez.
Meselâ, bir adam sû-i ihtiyârıyla, haram bir tarzda kendini sarhoş etse,
tasarrufâtı ulemâ-i şeriatça aleyhinde câridir, mâzur sayılmaz. Tatlîk etse,
talâkı vâki’ olur. Bir cinâyet etse, ceza görür. Fakat, sû-i ihtiyârıyla
olmazsa, talâk vâki’ olmaz, ceza da görmez. Hem meselâ, bir içki mübtelâsı,
zarûret derecesinde mübtelâ olsa da diyemez ki, “Zarurettir, bana helâldir.”

İşte, şu zamanda zarûret derecesine geçen ve insanları mübtelâ
eden bir beliyye-i âmme sûretine giren çok umûrlar vardır ki, sû-i ihtiyârdan,
gayr-i meşrû meyillerden ve haram muâmelelerden tevellüd ettiklerinden, ruhsatlı
ahkâmlara medâr olup, haramı helâl etmeye medâr olamazlar. Halbuki, şu zamanın
ehl-i içtihadı, o zarûrâtı ahkâm-ı şer’iyeye medâr yaptıklarından, içtihadları
arzıyedir, hevesîdir, felsefîdir; semâvî olamaz, şer’î değil. Halbuki, semâvât
ve arzın Hàlıkının ahkâm-ı İlâhiyesinde tasarruf ve ibâdının ibâdâtına müdâhale
ve o Hàlıkın izn-i mânevîsi olmazsa, o tasarruf, o müdâhale merduddur.

Meselâ, bâzı gàfiller, hutbe gibi bâzı şeâir-i İslâmiyeyi
Arabîden çıkarıp her milletin lisâniyle söylemeyi iki sebep için istihsan
ediyorlar.

Birincisi: “Tâ siyâset-i hâzıra avâm-ı Müslimîne de o sûretle
tefhim edilsin.” Halbuki, siyâset-i hâzıra, o kadar çok yalan ve hile ve
şeytânât, içine girmiş ki, vesvese-i şeyâtîn hükmüne geçmiştir. Halbuki, minber,
vahy-i İlâhînin tebliğ makamı olduğundan, o vesvese-i siyâsiyenin hakkı yoktur
ki o makam-ı âlîye çıkabilsin.

İkinci sebep: “Hutbe, bâzı suver-i Kur’âniyenin nasihatları
anlaşılmak içindir.” Evet, eğer millet-i İslâm, İslâmiyetin zarûriyâtı ve
müsellemâtı ve mâlûm olan ahkâmını ekseriyet itibâriyle imtisâl edip yerine
getirseydi, o vakit nazariyât-ı şer’iye ve mesâil-i dakîka ve nasâyih-i hafiyeyi
anlamak için, bildiği lisân ile hutbe okunması ve suver-i Kur’âniyenin-eğer
mümkün olsaydı-tercümesi belki müstahsen olurdu. Fakat, namaz, zekât, orucun
vücûbu ve katl, zinâ ve şarabın haramiyeti gibi mâlûm olan ahkâm-ı kat’iye-i
İslâmiye mühmel kalıyor. Avâm-ı nâs, onların vücûbunu ve haramiyetini ders
almaya muhtaç değiller. Belki teşvik ve ihtar ile o ahkâm-ı kudsiyeyi
hatırlatıp, İslâmiyet damarını ve imân hissini tahrik etmekle imtisâllerine
teşvik ve tezkire ve ihtara muhtaçtırlar. Halbuki, bir âmî ne kadar câhil dahi
olsa, Kur’ân’dan ve hutbe-i Arabiyeden şu meâl-i icmâliyeyi anlar ki: “Herkese
ve bana mâlûm olan imânın rükünlerini ve İslâmiyetin umdelerini hatip ve hâfız
ihtar ediyor ve ders veriyor, okuyor” der; kalbinde onlara karşı bir iştiyak
hâsıl olur. Acaba kâinatta hangi tâbirât var ki, Arş-ı âzamdan gelen Kur’ân-ı
Hakîmin i’câzkârâne, müfehhimâne ihtarlarına, tezkirlerine, teşviklerine mukabil
gelebilsin?

Altıncısı

Selef-i Sâlihînin müçtehidîn-i izâmı, asr-ı nur ve asr-ı hakikat
olan asr-ı Sahabeye yakın olduklarından, sâfî bir nur alıp, hâlis bir içtihad
edebilirler. Şu zamanın ehl-i içtihadı ise, o kadar perdeler arkasında ve uzak
bir mesafede hakikat kitâbına bakar ki, en vâzıh bir harfini de zor ile
görebilirler.

Eğer desen: “Sahabeler de insandırlar; hatâdan, hilâftan hâlî
olmazlar. Halbuki, içtihadâtın ve ahkâm-ı şeriatın medârı Sahabelerin adâleti ve
sıdkıdır ki, hattâ ümmet, ‘Sahabeler umumen âdildirler, doğru söylerler’ diye
ittifak etmişler.”

Elcevap: Evet, Sahabeler ekseriyet-i mutlaka itibâriyle, hakka
âşık, sıdka müştak, adâlete hâhişgerdirler. Çünkü yalanın ve kizbin çirkinliği,
bütün çirkinliğiyle ve sıdkın ve doğruluğun güzelliği, bütün güzelliğiyle o
asırda öyle bir tarzda gösterilmiş ki, ortalarındaki mesafe, Arştan Ferşe kadar
açılmış, esfel-i sâfilîndeki Müseylime-i Kezzâbın derekesinden âlâ-yı illiyyînde
olan Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın derece-i sıdkı kadar bir
ayrılık görülmüştür.

Evet, Müseylime’yi esfel-i sâfilîne düşüren kizb olduğu gibi,
Muhammedü’l-Emîn Aleyhissalâtü Vesselâmı âlâ-yı illiyyîne çıkaran sıdktır ve
doğruluktur.

İşte, hissiyât-ı ulviyeyi taşıyan ve mehâsin-i ahlâkiyeye
perestiş eden ve şems-i Nübüvvetin ziyâ-i sohbetiyle nurlanan Sahabeler, o
derece çirkin ve sukùta sebep ve Müseylime’nin maskaraâlûd müzahrafât
dükkânındaki kizbe, ihtiyârıyla ellerini uzatmamak ve küfürden çekindikleri
gibi, küfrün arkadaşı olan kizbden çekinmeleri ve o derece güzel ve medâr-ı fahr
ve mübâhât ve mi’rac-ı suud ve terakkî ve fahr-i risâletin, hazîne-i âliyesinden
en revaçlı bulunan ve şâşaa-i cemâliyle, içtimâât-ı insaniyeyi nurlandıran sıdka
ve doğruluğa ve hakka-ve bilhassa ahkâm-ı şer’iye rivâyetinde ve
tebliğinde-elbette ellerinden geldiği kadar tâlip ve muvâfık ve âşık olmaları
katîdir, zarûrîdir, şüphesizdir.

Halbuki, şu zamanda, kizb ve sıdkın ortasındaki mesafe o kadar
kısalmış ki, âdetâ omuz omuza vermişler. Sıdktan yalana (geçmek) pek kolay
gidiliyor. Hattâ, siyâset propagandası vâsıtasıyla, yalancılık doğruluğa tercih
ediliyor. İşte, en çirkin şey, en güzel şeylerle beraber bir dükkânda, bir
fiyatla satılsa, elbette pek âlî olan ve hakikat cevherine giden sıdk ve hak
pırlantası, o dükkâncının mârifetine ve sözüne itimad edip, körü körüne alınmaz.

Hatime

Asırlara göre şeriatlar değişir; belki, bir asırda kavimlere
göre ayrı ayrı şeriatlar, peygamberler gelebilir ve gelmiştir.
Hâtemü’l-Enbiyâdan sonra, Şeriat-ı Kübrâsı her asırda, her kavme kâfi
geldiğinden, muhtelif şeriatlara ihtiyaç kalmamıştır. Fakat, teferruâtta bir
derece ayrı ayrı mezheblere ihtiyaç kalmıştır.

Evet, nasıl ki mevsimlerin değişmesiyle elbiseler değişir,
mîzaçlara göre ilâçlar tebeddül eder; öyle de, asırlara göre şeriatlar değişir,
milletlerin istidadına göre ahkâm tahavvül eder. Çünkü, ahkâm-ı şer’iyenin
teferruât kısmı ahvâl-i beşeriyeye bakar, ona göre gelir, ilâç olur.

Enbiyâ-i sâlife zamanında tabakàt-ı beşeriye birbirinden çok
uzak ve seciyeleri hem bir derece kaba, hem şiddetli ve efkârca ibtidâî ve
bedeviyete yakın olduğundan, o zamandaki şeriatlar, onların haline muvâfık bir
tarzda, ayrı ayrı gelmiştir. Hattâ, bir kıtada, bir asırda ayrı ayrı
peygamberler ve şeriatlar bulunurmuş. Sonra, âhirzaman Peygamberinin gelmesiyle,
insanlar, güyâ iptidâî derecesinden idâdiye derecesine terakkî ettiğinden, çok
inkılâbât ve ihtilâtât ile, akvâm-ı beşeriye bir tek ders alacak, bir tek
muallimi dinleyecek, bir tek şeriatla amel edecek vaziyete geldiğinden, ayrı
ayrı şeriata ihtiyaç kalmamıştır, ayrı ayrı muallime de lüzum görülmemiştir.
Fakat, tamamen bir seviyeye gelmediğinden ve bir tarz-ı hayat-ı içtimâiyede
gitmediğinden, mezhebler taaddüd etmiştir. Eğer beşerin ekseriyet-i mutlakası
bir mekteb-i âlînin talebesi gibi, bir tarz-ı hayat-ı içtimâiyeyi giyse, bir
seviyeye girse, o vakit mezhebler tevhid edilebilir. Fakat, bu hal-i âlem, o
hale müsaade etmediği gibi, mezâhib de bir olmaz.

Eğer desen: “Hak bir olur. Nasıl böyle dört ve on iki mezhebin
muhtelif ahkâmları hak olabilir?”

Elcevap: Bir su, beş muhtelif mîzaçlı hastalara göre nasıl beş
hüküm alır, şöyle ki: Birisine, hastalığının mîzâcına göre, su, ilâçtır; tıbben
vâcibdir. Diğer birisine, hastalığı için zehir gibi muzırdır; tıbben ona
haramdır. Diğer birisine, az zarar verir; tıbben ona mekruhtur. Diğer birisine,
zararsız menfaat verir; tıbben ona sünnettir. Diğer birisine, ne zarardır, ne
menfaattir, âfiyetle içsin; tıbben ona mübahtır. İşte hak burada taaddüd etti.
Beşi de haktır. Sen diyebilir misin ki, “Su yalnız ilâçtır, yalnız vâcibdir,
başka hükmü yoktur”?

İşte bunun gibi, ahkâm-ı İlâhiye, mezheblere, hikmet-i
İlâhiyenin sevkiyle ittibâ edenlere göre değişir; hem, hak olarak değişir ve
herbirisi de hak olur, maslahat olur. Meselâ, hikmet-i İlâhiyenin tensibiyle
İmâm-ı Şâfiîye ittibâ eden, ekseriyet itibâriyle Hanefîlere nispeten köylülüğe
ve bedevîliğe daha yakın olup, cemaati bir tek vücud hükmüne getiren hayat-ı
içtimâiye de nâkıs olduğundan, her biri bizzat dergâh-ı Kàdiü’l-Hâcâtta kendi
derdini söylemek ve hususi matlûbunu istemek için, imam arkasında Fâtihayı birer
birer okuyorlar. Hem, ayn-ı hak ve mahz-ı hikmettir. İmâm-ı âzama ittibâ edenler
ekseriyet-i mutlaka itibâriyle, İslâmî hükümetlerin ekserîsi o mezhebi iltizam
etmesiyle, medeniyete, şehirliliğe daha yakın ve hayat-ı içtimâiyeye müstaid
olduğundan, bir cemaat bir şahıs hükmüne girip, birtek adam umum nâmına söyler;
umum, kalben onu tasdik ve rabt-ı kalb edip-onun sözü umumun sözü hükmüne
geçtiğinden, Hanefî mezhebine göre imam arkasında Fâtiha okunmaz. Okunmaması
ayn-ı hak ve mahz-ı hikmettir.

Hem meselâ, mâdem şeriat tabiatın tecavüzâtına sed çekmekle onu
tâdil edip nefs-i emmâreyi terbiye eder; elbette, ekser etbâı köylü ve nimbedevî
ve amelelikle meşgul olan Şâfiî mezhebine göre, “Kadına temas ile abdest
bozulur, az bir necâset zarar verir.” Ekseriyet itibâriyle hayat-ı içtimâiyeye
giren, nimmedenî şeklini alan insanlar ittibâ ettikleri mezheb-i Hanefîye göre,
“Mess-i nisvan abdesti bozmaz, bir dirhem kadar necâsete fetvâ var.”

İşte, bir amele ile bir efendiyi nazara alacağız. Amele, tarz-ı
maîşet itibâriyle, ecnebî kadınlarla ihtilâta, temasa ve bir ocak yanında
oturmaya ve mülevves şeylerin içine karışmaya mübtelâ olduğundan, sanat ve
maîşet itibâriyle, tabiat ve nefs-i emmâresi meydanı boş bulup tecavüz edebilir.
Onun için, şeriat onların hakkında, o tecavüzâta sed çekmek için, “Abdest
bozulur, temas etme; namazını iptal eder, bulaşma” mânevî kulağında bir sadâ-i
semâvî çınlattırır. Ammâ, o efendi, nâmuslu olmak şartıyla, âdât-ı içtimâiyesi
itibâriyle, ahlâk-ı umumiye nâmına, ecnebî kadınlara temasa mübtelâ değil,
mülevves şeylerle nezâfet-i medeniye nâmına kendini o kadar bulaştırmaz. Onun
için, şeriat, mezheb-i Hanefî nâmiyle ona şiddet ve azîmet göstermemiş, ruhsat
tarafını gösterip hafifleştirmiştir. “Elin dokunmuş ise, abdestin bozulmaz;
hicab edip, kalabalık içinde su ile istincâ etmemenin zararı yoktur, bir dirhem
kadar fetvâ vardır”der, onu vesveseden kurtarır.

İşte, denizden iki katre, sana misâl. Onlara kıyas et. Mîzan-ı
Şa’rânî mîzanıyla, şeriat mîzanlarını bu sûretle muvâzene edebilirsen, et.

Sözler, 442-449

Herşeyin, her hükmün vücuda gelmesi bir illete binaen olduğu
gibi, bir maslahata dahi tâbidir. Fakat maslahat illet değildir. Ancak tercih
edici bir hikmettir. Bu zamanın efkârı, bizzat saadet-i dünyaya müteveccihtir.
Şeriatın nazarı ise, bizzat saadet-i uhreviyeye müteveccih olup, bittabi dünyaya
da nâzırdır. Çünkü dünya âhirete vesiledir.

Umumî bir beliyye olan ve nâsın ona müptelâ olduğu çok işler
vardır ki, zaruriyattan olmuştur. O gibi işler su-i ihtiyar ile gayr-ı meşru
meyillerden doğmuş olduklarından, mahzuratı ibâha eden zaruriyattan değildir. Ve
ruhsat ve müsaade-i şer’iyenin şümulüne dahil olamazlar. Meselâ, bir adam su-i
ihtiyarıyla haram bir tarzda kendini sarhoş etse, hal-i sekirde yaptığı
tasarrufatta mâzur olamaz. Bu zamanda bu gibi içtihadlar, Semâvî değil, ancak
arzî içtihadlardır. Bu gibi içtihadlarla Hâlık-ı Semâvat ve Arzın hükümlerinde
yapılan tasarrufat merduttur.

Meselâ, bazı gafiller, hutbenin Türkçe okunmasını istihsan
ediyorlar ki, halkın bilhassa siyasî ahvalden haberleri olsun. Halbuki bu gibi
ahval-i siyasiye yalandan, hileden, şeytanî fikirlerden hâli değildir. Hutbe
makamı ise, ahkâm-ı İlâhiyenin tebliği için ittihaz edilmiş bir makamdır.

Sual: Avâm-ı nâs Arabîden haberdar değildir; fehmedemez.

Cevap: Avâm-ı nâs, zaruriyat ve müsellemat-ı diniyeye muhtaçtır.
Ve hutbe makamı da bu gibi hükümlerin tebliği içindir. Bu hükümler kisve-i
Arabiye içinde tafsilen değilse de icmâlen avâm-ı nâsa malûm ve mâruftur.
Maahaza, lisan-ı Arapta bulunan şehâmet, yükseklik, meziyet, satvet diğer
lisanlarda yoktur.

Mesnevi-i Nuriye, 77-78

Kur’ân ayna ister, vekil istemez

Ümmetteki cumhuru, hem avâmın umumu, bürhandan ziyâde, mehazdaki
kudsiyet şevk-i itaat verir, sevk eder imtisâle.

Şeriat, yüzde doksanı müsellemât-ı şer’î, zarûriyât-ı dinî birer
elmas sütundur.

İçtihadî, hilâfî, fer’î olan mesâil, yüzde ancak on olur. Doksan
elmas sütunu, on altının sahibi

Kesesine koyamaz, ona tâbi kılamaz. Elmasların mâdeni, Kur’ân ve
hem hadîstir. Onun malı; oradan her zaman istemeli.

Kitaplar, içtihadlar Kur’ân’ın aynası, yahut dürbün olmalı.
Gölge, vekil istemez o Şems-i Mu’cizbeyân.

Sözler, 645

Müstaid, müçtehid olabilir; müşerri’ olamaz

İçtihadın şartını hâiz olan her müstaid, ediyor nefsi için nass
olmayanda içtihad. Ona lâzım, gayra ilzam edemez.

Ümmeti dâvetle teşri’ edemez. Fehmi, şeriattan olur, lâkin
şeriat olamaz. Müçtehid olabilir, fakat müşerri’ olamaz.

İcmâ ile cumhurdur, sikke-i şer’i görür. Bir fikre dâvet etmek,
zann-ı kabul-ü cumhur şart-ı evvel oluyor.

Yoksa dâvet bid’attır, reddedilir. Ağzına tıkılır, onda daha
çıkamaz.

Sözler, 646

Şimdiki zaaf-ı diyanet ve şeair-i İslâmiyetteki lâkaytlık ve
içtihadattaki fevzâ, meşihatın zaafından ve sönük olmasından meydan almıştır.
Çünkü, hariçte bir adam reyini, ferdiyete istinat eden meşihata karşı muhafaza
edebilir. Fakat böyle bir şûrâya istinat eden bir şeyhülislâmın sözü, en büyük
bir dâhiyi de, ya içtihadından vazgeçirir, ya o içtihadı ona münhasır bırakır.

Her müstaid, çendan içtihad edebilir. Lâkin içtihadı o vakit
düsturü’l-amel olur ki, bir nevi icmâ veya cumhurun tasdikine iktiran ede. Böyle
bir şeyhülislâm mânen bu sırra mazhar olur. Şeriat-ı garrâda daima icmâ ve rey-i
cumhur medâr-ı fetva olduğu gibi, şimdi de fevzâ-i ârâ için, böyle bir faysala
lüzum-u kat’î vardır.

Sadaret, meşihat, iki cenahdır. Şu devlet-i İslâmiyenin bu iki
cenahı mütesâvi olmazsa, ileri gidilmez. Gidilse de, böyle bir medeniyet-i
faside için mukaddesatından insilâh eder.

Sünuhat, 52


Kur’ân’ın hâkimiyet-i mutlakası

Ümmet-i İslâmiyenin ahkâm-ı diniyede gösterdiği teseyyüp ve
ihmalin bence en mühim sebebi şudur:

Erkân ve ahkâm-ı zaruriye-ki yüzde doksandır-bizzat Kur’ân’ın ve
Kur’ân’ın tefsiri mâhiyetinde olan sünnetin malıdır. İçtihadî olan mesail-i
hilâfiye ise, yüzde on nispetindedir. Kıymetçe mesail-i hilâfiye ile erkân ve
ahkâm-ı zaruriye arasında azîm tefavüt vardır. Mesele-i içtihadiye altın ise,
öteki birer elmas sütundur. Acaba doksan elmas sütunu on altının himayesine
vermek, mezc edip tâbi kılmak caiz midir?

Cumhûru, bürhandan ziyade, mehazdeki kudsiyet imtisale sevk
eder. Müçtehidînin kitapları vesile gibi, cam gibi Kur’ân’ı göstermeli; yoksa
vekil, gölge olmamalı.

Mantıkça mukarrerdir ki, zihin, melzumdan tebeî olarak lâzıma
intikal eder ve lâzımın lâzımına tabiî olarak etmez. Etse de, ikinci bir
teveccüh ve kasıtla eder. Bu ise gayr-ı tabiîdir.

Meselâ, hükmün me’hazı olan şeriat kitapları melzum gibidir.
Delili olan Kur’ân ise, lâzımdır. Muharrik-i vicdan olan kudsiyet, lâzımın
lâzımıdır. Cumhurun nazarı kitaplara temerküz ettiğinden, yalnız hayal meyal
lâzımı tahattur eder. Lâzımın lâzımını nâdiren tasavvur eder. Bu cihetle, vicdan
lâkaytlığa alışır, cumudet peyda eder.

Eğer zaruriyat-ı diniyede doğrudan doğruya Kur’ân gösterilseydi,
zihin tabiî olarak müşevvik-i imtisal ve mûkız-ı vicdan ve lâzım-ı zâtî olan
kudsiyete intikal ederdi. Ve bu suretle kalbe meleke-i hassasiyet gelerek,
imanın ihtaratına karşı asamm kalmazdı. Demek, şeriat kitapları, birer şeffaf
cam mâhiyetinde olmak lâzım gelirken, mürur-u zamanla, mukallitlerin hatâsı
yüzünden paslanıp hicap olmuşlardır. Evet bu kitaplar, Kur’ân’a tefsir olmak
lâzımken, başlı başına tasnifat hükmüne geçmişlerdir.

Hâcât-ı diniyede cumhurun enzarını doğrudan doğruya, câzibe-i
i’câz ile revnakdar ve kudsiyetle hâledar ve daima iman vasıtasıyla vicdanı
ihtizaza getiren hitab-ı Ezelînin timsali bulunan Kur’ân’a çevirmek üç
tarikledir:

1. Ya müellifînin bihakkın lâyık oldukları derin bir hürmeti,
emniyeti tenkitle kırıp o hicabı izale etmektir. Bu ise tehlikedir,
insafsızlıktır, zulümdür.

2. Yahut, tedricî bir terbiye-i mahsusayla kütüb-ü şeriatı
şeffaf birer tefsir suretine çevirip, içinde Kur’ân’ı göstermektir: Selef-i
Müçtehidînin kitapları gibi, Muvatta, Fıkh-ı Ekber gibi. Meselâ, bir adam İbni
Hacer’e nazar ettiği vakit, Kur’ân’ı anlamak ve Kur’ân’ın ne dediğini öğrenmek
maksadıyla nazar etmeli. Yoksa İbni Hacer’in ne dediğini anlamak maksadıyla
değil. Bu ikinci tarik de zamana muhtaçtır.

3. Yahut cumhurun nazarını, ehl-i tarikatın yaptığı gibi, o
hicabın fevkine çıkararak, üstünde Kur’ân’ı gösterip, Kur’ân’ın hâlis malını
yalnız ondan istemek ve bilvasıta olan ahkâmı vasıtadan aramaktır. Bir âlim-i
şeriatın va’zına nisbeten, bir tarikat şeyhinin va’zındaki olan halâvet ve
câzibiyet bu sırdan neşet eder.

Umur-u mukarreredendir ki, efkâr-ı âmmenin birşeye verdiği
mükâfat, gösterdiği rağbet ve teveccüh, ekseriya o şeyin kemaline nisbeten
değildir; belki ona derece-i ihtiyaç nispetindedir. Bir saatçinin bir allâmeden
ziyade ücret alması bunu teyid eder.

Eğer cemaat-i İslâmiyenin hâcât-ı zaruriye-i diniyesi bizzat
Kur’ân’a müteveccih olsaydı, o Kitab-ı Mübin, milyonlarca kitaplara taksim
olunan rağbetten daha şedit bir rağbete, ihtiyaç neticesi olan bir teveccühe
mazhar olur ve bu suretle nüfus üzerinde bütün mânâsıyla hâkim ve nâfiz olurdu.
Yalnız tilâvetiyle taberrük olunan bir mübarek derecesinde kalmazdı.

Bununla beraber, zaruriyat-ı diniyeyi, mesail-i cüz’iye-i
fer’iye-i hilâfiyeyle mezc edip, ona tâbi gibi kılmakta büyük bir hatar vardır.
Zira Musavvibenin muhalifi olan Tahtiecilerden biri der ki: “Mezhebim haktır;
hatâ ihtimali var. Başka mezhep hatâdır; sevaba ihtimali var.”

Halbuki cumhur-u avam, mezhepte imtizaç etmiş olan zaruriyatı,
nazariyat-ı içtihadiyeden vâzıhan temyiz etmediğinden, sehven veya vehmen
Tahtieyi filcümle teşmil edebilir. Bu ise, hatar-ı azîmdir. Bence, Tahtîeci,
hubb-u nefisten neşet eden inhisar zihniyeti illetiyle malûldür. Ve Kur’ân’ın
câmiiyetinden ve umum tabakat-ı beşere şümul-ü hitabından gafletle mes’uldür.

Hem Tahtîecilik fikri, sû-i zan ve tarafgirlik hissinin menbaı
olduğundan, İslâmda lâzım olan tesanüd-ü ervah, tevhid-i kulûb, tehâbbüb ve
teâvüne büyük rahneler açmıştır. Halbuki hüsn-ü zanla, muhabbet ve vahdetle
memuruz.

Bu meseleyi yazdıktan biraz zaman sonra, bir gece rüyada Cenab-ı
Peygamber Sallâllahu Aleyhi ve Sellem Efendimizi gördüm. Bir medresede, huzur-u
saadette bulunuyordum. Cenab-ı Peygamber bana Kur’ân’dan ders vereceklerdi.
Kur’ân’ı getirdikleri sırada, Hazret-i Peygamber Sallâllahu Aleyhi ve Sellem
Efendimiz, Kur’ân’a ihtiramen kıyam buyurdular. O dakikada, şu kıyamın, ümmeti
irşad için olduğu birden hatırıma geldi.

Bilâhare bu rüyayı suleha-yı ümmetten bir zata hikâye ettim. Şu
suretle tabir etti: “Bu büyük bir işaret ve beşarettir ki, Kur’ân-ı Azîmüşşan
lâyık olduğu mevki-i muallâyı bütün cihanda ihraz edecektir.”

Sünuhat, 43-48

Saltanat ve hilâfet gayr-ı münfek, müttehid-i bizzattır. Cihet
muhteliftir. Binaenaleyh, bizim Padişahımız hem sultandır, hem halifedir ve
âlem-i İslâmın bayrağıdır. Saltanat itibarıyla otuz milyona nezaret ettiği gibi,
hilâfet itibarıyla üç yüz milyonun mâbeynindeki rabıta-i nuraniyenin mâkes ve
istinatgâh ve medetkârı olmak gerekir. Saltanatı sadaret, hilâfeti meşihat
temsil eder.

Sadaret üç mühim şûrâya bizzat istinat ediyor, yine kifayet
etmiyor. Halbuki böyle inceleşmiş ve çoğalmış münasebat içinde, içtihadattaki
müthiş fevzâ, efkâr-ı İslâmiyedeki teşettüt, fâsid medeniyetin tedahülüyle
ahlâktaki müthiş tedenniyle beraber, meşihat cenahı bir şahsın içtihadına terk
edilmiş.

Fert tesirat-ı hariciyeye karşı daha az mukavimdir. Tesirat-ı
hariciyeye kapılmakla çok ahkâm-ı diniye feda edildi.

Sünuhat, 50

Kelâm-ı vahidde ahkâm-ı müteaddide olabilir. Bir sadef, çok
cevahiri tazammun edebilir. Zevil’elbabca mukarrerdir: Kaziye-i vâhide,
müteaddid kazayâyı tazammun eder. O kaziyelerin herbiri ayrı birer madenden
çıktığı gibi, ayrı ayrı birer semere de verir. Birbirinden fark etmeyen, haktan
bîgâne kalır. Meselâ, hadiste denilmiş:

Yani, “Ben ve kıyamet, bu iki parmak gibiyiz.” Mabeynimizde tavassut edecek
peygamber yoktur. Veya hadisin muradı ne ise haktır. Şimdi bu hadis üç kaziyeyi
mutazammındır:

Birincisi: “Bu kelâm peygamberin kelâmıdır.” Bu kaziye ise,
tevatürün-eğer olsa-neticesidir.

İkincisi: “Kelâmın mânâ-yı muradı hak ve sadıktır.” Bu kazıye
ise, mucizelerden tevellüd eden bürhanın neticesidir.

Bu ikisinde ittifak etmek gerektir. Fakat birincisini inkâr
eden, mükâbir, kâzip olur. İkincisini inkâr eden adam dalâlete gider, zulmete
düşer.

Üçüncü kaziye: “Bu kelâmda murat budur. Ve bu sadefte olan
cevher budur; ben gösteriyorum.” Bu kaziye ise, teşehhî ile değil, içtihadın
neticesidir. Zaten müçtehid olan başka müçtehidin taklidine mükellef değildir.

Bu üçüncü kaziyede ihtilâfat feveran ederler. Kal u kîl buna
şahittir. Bunu inkâr eden adam, eğer içtihadla olsa, ne mükâbirdir ve ne küfre
gider. Zira âmm, bir hâssın intifasıyla müntefi değildir. Binaenaleyh, her eve
kendi kapısıyla gitmek lâzımdır. Zira her evin bir kapısı var. Ve her kilidin
bir anahtarı vardır.

Hâtime

Bu üç kaziye hadiste cereyanı gibi, âyette de cereyan eder. Zira
umumîdir. Fakat kaziye-i ûlâda bir fark-ı dakik vardır. Ve bundan başka, bir
kelâmda çok ahkâm-ı zımniye bulunur. Fakat hususîdir. Herbiri ayrı bir asıl,
ayrı bir semeresi olabilir.

Tenbih

İltizam-ı hilâf ve taassub-u bârid ve meylü’t-tefevvuk ve hiss-i
taraftarlık ve vehmini bir asla ircâ ile kendine özür göstermek, arzusuna
muvafık olan zayıf şeyleri kavî görmek ve gayrın tenkîsiyle kendi kemalini
göstermek ve gayrı tekzip veya tadlil etmekle kendi sıdk ve istikametini ilân
etmek gibi sefil ve süflî emirlerin menşei olan hubb-u nefisle böyle makamlarda
mugalâta ederek çok bahaneler bulabilir.

Muhakemat, 41-43

İşârât-ı Seb’a




Üç sualin cevabı olarak Yedi İşarettir.

Birinci sual Dört İşarettir.

Birinci İşaret

Şeâir-i İslâmiyeyi tağyire teşebbüs edenlerin senetleri ve
hüccetleri, yine her fena şeylerde olduğu gibi, ecnebîleri körü körüne
taklitçilik yüzünden geliyor. Diyorlar ki: “Londra’da ihtidâ edenler ve
ecnebîlerden imana gelenler, memleketlerinde ezan ve kamet gibi çok şeyleri
kendi lisanlarına tercüme ediyorlar, yapıyorlar. Âlem-i İslâm onlara karşı sükût
ediyor, itiraz etmiyor. Demek bir cevaz-ı şer’î var ki sükût ediliyor.”

Elcevap: Bu kıyasın o kadar zâhir bir farkı var ki, hiçbir
cihette onlara kıyas etmek ve onları taklit etmek zîşuurun kârı değildir. Çünkü,
ecnebî diyarına, lisan-ı şeriatta “dâr-ı harp” denilir. Dâr-ı harpte çok şeylere
cevaz olabilir ki, diyar-ı İslâmda mesağ olamaz.

Hem frengistan diyarı, Hıristiyan şevketi dairesidir.
Istılahât-ı şer’iyenin maânîsini ve kelimât-ı mukaddesenin mefâhimini lisan-ı
hâl ile telkin edecek ve ihsas edecek bir muhit olmadığından, bilmecburiye,
kudsî maânî, mukaddes elfâza tercih edilmiş; maânî için elfaz terk edilmiş,
ehvenüşşer ihtiyar edilmiş. Diyar-ı İslâmda ise, muhit, o kelimât-ı mukaddesenin
meâl-i icmâlîsini ehl-i İslâma lisan-ı hâl ile ders veriyor. anane-i İslâmiye ve
İslâmî tarih ve umum şeâir-i İslâmiye ve umum erkân-ı İslâmiyete ait muhaverât-ı
ehl-i İslâm, o kelimât-ı mukaddesenin mücmel meallerini, mütemadiyen ehl-i imana
telkin ediyorlar. Hattâ, şu memleketin maâbid ve medâris-i diniyesinden başka,
makberistanın mezar taşları dahi birer telkin edici, birer muallim hükmündedir
ki, o maânî-i mukaddeseyi ehl-i imana ihtar ediyorlar. Acaba kendine Müslüman
diyen bir adam, dünyanın bir menfaati için bir günde elli kelime frengî
lügatından taallüm ettiği hâlde, elli senede ve hergünde elli defa tekrar ettiği
Sübhanallah, Elhamdü lillâh ve Lâ ilâhe illâllah ve Allahu ekber gibi mukaddes
kelimeleri öğrenmezse, elli defa hayvandan daha aşağı düşmez mi? Böyle hayvanlar
için bu kelimât-ı mukaddese tercüme ve tahrif edilmez ve tehcir edilmezler.
Onları tehcir ve tağyir etmek, bütün mezar taşlarını hâkketmektir; bu tahkire
karşı titreyen mezaristandaki ehl-i kuburu aleyhlerine döndürmektir.

Ehl-i ilhâda kapılan ulemâü’s-sû’, milleti aldatmak için
diyorlar ki: “İmam-ı Âzam, sair imamlara muhalif olarak demiş ki: ‘İhtiyaç olsa,
diyar-ı baîdede, Arabî hiç bilmeyenlere, ihtiyaç derecesine göre, Fâtiha yerine
Fârisî tercümesi cevazı var.’ Öyleyse biz de muhtacız, Türkçe okuyabiliriz.”

Elcevap: İmam-ı Âzamın bu fetvâsına karşı, başta âzamî imamların
en mühimleri ve sair on iki eimme-i müçtehidîn, o fetvânın aksine fetvâ
veriyorlar. Âlem-i İslâmın cadde-i kübrâsı, o umum eimmenin caddesidir; muazzam
ümmet, cadde-i kübrâda gidebilir. Başka hususî ve dar caddeye sevk edenler,
idlâl ediyorlar.

İmam-ı Âzamın fetvâsı beş cihette hususîdir.

Birincisi: Merkez-i İslâmiyetten uzak diyar-ı âharde bulunanlara
aittir.

İkincisi: İhtiyac-ı hakikîye binaendir.

Üçüncüsü: Bir rivayette lisan-ı ehl-i Cennetten sayılan Fârisî
lisanıyla tercümeye mahsustur.

Dördüncüsü: Fâtiha’ya mahsus olarak cevaz verilmiş-tâ Fâtiha’yı
bilmeyen namazı terk etmesin.

Beşincisi: Kuvvet-i imandan gelen bir hamiyet-i İslâmiye ile,
maânî-i mukaddesenin, avâmın tefehhümüne medar olmak için cevaz gösterilmiş.
Halbuki, zaaf-ı imandan gelen ve menfi fikr-i milliyetten çıkan ve lisan-ı
Arabîye karşı nefret ve zaaf-ı imandan tevellüt eden meyl-i tahrip saikasıyla
tercüme edip Arabî aslını terk etmek, dini terk ettirmektir!

İkinci İşaret

Şeâir-i İslâmiyeyi tağyir eden ehl-i bid’a, evvelâ
ulemâü’s-sû’dan fetvâ istediler. Sabıkan beş vecihle hususî olduğunu
gösterdiğimiz fetvâyı gösterdiler.

Saniyen, ehl-i bid’a, ecnebî inkılâpçılarından böyle meş’um bir
fikir aldılar ki: Avrupa, Katolik mezhebini beğenmeyerek, başta ihtilâlciler,
inkılâpçılar ve filozoflar olarak, Katolik mezhebine göre ehl-i bid’a ve
Mutezile telâkki edilen Protestanlık mezhebini iltizam edip, Fransızların
İhtilâl-i Kebîrinden istifade ederek, Katolik mezhebini kısmen tahrip edip
Protestanlığı ilân ettiler. İşte, körü körüne taklitçiliğe alışan buradaki
hamiyetfüruşlar diyorlar ki: “Madem Hıristiyan dininde böyle bir inkılâp oldu;
bidâyette inkılâpçılara mürted denildi, sonra Hıristiyan olarak yine kabul
edildi. Öyleyse, İslâmiyette de böyle dinî bir inkılâp olabilir.”

Elcevap: Bu kıyasın, Birinci İşaretteki kıyastan daha ziyade
farkı zâhirdir. Çünkü, din-i İsevîde, yalnız esâsât-ı diniye Hazret-i İsâ
Aleyhisselâmdan alındı. Hayat-ı içtimaiyeye ve füruat-ı şer’iyeye dair ekser
ahkâmlar, Havariyun ve sair rüesa-yı ruhaniye tarafından teşkil edildi. Kısm-ı
âzamı kütüb-ü sabıka-i mukaddeseden alındı. Hazret-i İsâ Aleyhisselâm dünyaca
hâkim ve sultan olmadığından ve kavânin-i umumiye-i içtimaiyeye merci
olmadığından, esâsât-ı diniyesi, hariçten bir libas giydirilmiş gibi şeriat-ı
Hıristiyaniye namına örfî kanunlar, medenî düsturlar alınmış, başka bir suret
verilmiş. Bu suret tebdil edilse, o libas değiştirilse, yine Hazret-i İsâ
Aleyhisselâmın esas dini bâki kalabilir, Hazret-i İsâ Aleyhisselâmı inkâr ve
tekzip çıkmaz.

Halbuki, din ve şeriat-ı İslâmiyenin sahibi olan Fahr-i Âlem
Aleyhissalâtü Vesselâm iki cihanın sultanı, şark ve garp ve Endülüs ve Hind
birer taht-ı saltanatı olduğundan, din-i İslâmın esâsâtını bizzat kendisi
gösterdiği gibi, o dinin teferruatını ve sair ahkâmını, hattâ en cüz’î âdâbını
dahi bizzat o getiriyor, o haber veriyor, o emir veriyor. Demek, füruat-ı
İslâmiye, değişmeye kabil bir libas hükmünde değil ki, onlar tebdil edilse esas
din bâki kalabilsin. Belki, esas-ı dine bir cesettir, lâakal bir cilttir. Onunla
imtizaç ve iltiham etmiş; kabil-i tefrik değildir. Onları tebdil etmek, doğrudan
doğruya Sahib-i Şeriati inkâr ve tekzip etmek çıkar.

Mezâhibin ihtilâfı ise, Sahib-i Şeriatin gösterdiği nazarî
düsturların tarz-ı tefehhümünden ileri gelmiştir. “Zaruriyât-ı diniye” denilen
ve kabil-i tevil olmayan ve “muhkemat” denilen düsturları ise, hiçbir cihette
kabil-i tebdil değildir ve medar-ı içtihad olamaz. Onları tebdil eden, başını
dinden çıkarıyor,

kaidesine dahil oluyor.

Ehl-i bid’a, dinsizliklerine ve ilhadlarına şöyle bir bahane
buluyorlar; diyorlar ki: “Âlem-i insaniyetin müteselsil hâdisâtına sebep olan
Fransız İhtilâl-i Kebîrinde, papazlara ve rüesa-yı ruhaniyeye ve onların
mezheb-i hâssı olan Katolik mezhebine hücum edildi ve tahrip edildi. Sonra,
çoklar tarafından tasvip edildi. Frenkler dahi ondan sonra daha ziyade terakki
ettiler.”

Elcevap: Bu kıyasın dahi, evvelki kıyaslar gibi, farkı zâhirdir.
Çünkü, Fransızlarda havas ve hükümet adamları elinde çok zaman din-i
Hıristiyanî, bahusus Katolik mezhebi, bir vasıta-i tahakküm ve istibdat olmuştu.
Havas, o vasıtayla nüfuzlarını avam üzerinde idame ediyorlardı. Ve “serseri”
tabir ettikleri avam tabakasında intibaha gelen hamiyetperverlerini ve havas
zalimlerin istibdadına karşı hücum eden hürriyetperverlerin mütefekkir
kısımlarını ezmeye vasıta olduğundan ve dört yüz seneye yakın frengistanda
ihtilÂllerle istirahat-i beşeriyeyi bozmaya ve hayat-ı içtimaiyeyi zîr ü zeber
etmeye bir sebep telâkki edildiğinden, o mezhebe, dinsizlik namına değil, belki
Hıristiyanlığın diğer bir mezhebi namına hücum edildi. Ve tabaka-i avamda ve
filozoflarda bir küsmek, bir adâvet hâsıl olmuştu ki, malûm hadise-i tarihiye
vukua gelmiştir.

Halbuki, din-i Muhammedî (a.s.m.) ve şeriat-ı İslâmiyeye karşı
hiçbir mazlumun, hiçbir mütefekkirin hakkı yoktur ki, ondan şekvâ etsin. Çünkü
onları küstürmüyor, onları himaye ediyor. Tarih-i İslâm meydandadır. İslâmlar
içinde bir iki vukuattan başka dahilî muharebe-i diniye olmamış. Katolik mezhebi
ise, dört yüz sene ihtilÂlât-ı dahiliyeye sebep olmuş.

Hem İslâmiyet, havastan ziyade, avâmın tahassungâhı olmuştur.
Vücub-u zekât ve hurmet-i ribâ ile, havassı, avâmın üstünde müstebit yapmak
değil, bir cihette hâdim yapıyor,

diyor.

Hem Kur’ân-ı Hakîm lisanıyla

gibi kudsî havaleler ile aklı istişhad ediyor ve ikaz ediyor ve akla havale
ediyor, tahkike sevk ediyor. Onunla, ehl-i ilim ve ashab-ı akla, din namına
makam veriyor, ehemmiyet veriyor. Katolik mezhebi gibi aklı azletmiyor, ehl-i
tefekkürü susturmuyor, körü körüne taklit istemiyor.

Hakikî Hıristiyanlık değil, belki şimdiki Hıristiyan dininin
esasıyla İslâmiyetin esası mühim bir noktadan ayrıldığından, sabık farklar gibi
çok cihetlerle ayrı ayrı gidiyorlar. O mühim nokta şudur:

İslâmiyet, tevhid-i hakikî dinidir ki, vasıtaları, esbabları
iskat ediyor, enâniyeti kırıyor, ubudiyet-i hÂlisa tesis ediyor. Nefsin
rububiyetinden tut, tâ her nevi rububiyet-i bâtılayı kat ediyor, reddediyor. Bu
sır içindir ki, havastan bir büyük insan tam dindar olsa, enâniyeti terk etmeye
mecbur olur. Enâniyeti terk etmeyen, salâbet-i diniyeyi ve kısmen de dinini terk
eder.

Şimdiki Hıristiyanlık dini ise, velediyet akidesini kabul ettiği
için, vesait ve esbaba tesir-i hakikî verir. Din namına enâniyeti kırmaz; belki
“Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın bir mukaddes vekili” diye, o enâniyete bir kudsiyet
verir. Onun için, dünyaca en büyük makam işgal eden Hıristiyan havasları tam
dindar olabilirler. Hattâ Amerika’nın esbak Reis-i cumhuru Wilson ve İngilizin
esbak Reis-i Vükelâsı Lloyd George gibi çoklar var ki, mutaassıp birer papaz
hükmünde dindar oldular. Müslümanlarda ise, öyle makamlara girenler, nadiren tam
dindar ve salâbetli kalırlar. Çünkü gururu ve enâniyeti bırakamıyorlar. Takvâ-yı
hakikî ise, gurur ve enâniyetle içtima edemiyor.

Evet, nasıl ki Hıristiyan havassının taassubu, Müslüman
havaslarının adem-i salâbeti mühim bir farkı gösteriyor; öyle de, Hıristiyandan
çıkan filozoflar dinlerine karşı lâkayt veya muarız vaziyeti alması ve İslâmdan
çıkan hükemaların kısm-ı âzamı hikmetlerini esâsât-ı İslâmiyeye bina etmesi,
yine mühim bir farkı gösteriyor.

Hem ekseriyetle zindanlara ve musibetlere düşen âmi
Hıristiyanlar, dinden medet beklemiyorlar. Eskiden çoğu dinsiz oluyordular.
Hattâ Fransa’nın İhtilal-i Kebîrini çıkaran ve “serseri dinsiz” tabir edilen,
tarihçe meşhur inkılâpçılar, o musibetzede avam kısmıdır. İslâmiyette ise,
ekseriyet-i mutlaka ile hapse ve musibete düşenler, dinden medet beklerler ve
dindar oluyorlar. İşte bu hâl dahi mühim bir farkı gösteriyor.

Mektubat, 419-423

* Cumhur-u avâmı, bürhandan ziyâde, me’hazdeki kudsiyet imtisâle
sevk eder.

* Şeriatın yüzde doksanı-zaruriyat ve müsellemât-ı diniye-birer
elmas sütundur.

Mesâil-i içtihâdiye-i hilâfiye, yüzde ondur. Doksan elmas sütun,
on altının himâyèsine vérilmez. Kitaplar ve içtihadlar Kur’ân’a dürbün olmalı,
âyine olmalı; gölge ve vekil olmamalı.

* Her müstaid, nefsi için içtihad edebilir; teşri’ edeméz.

* Bir fikre dâvet, cumhur-u ulemânın kabûlüne vâbestedir. Yoksa
dâvet bid’attır; reddedilir.

Hutbe-i Şamiye, 121

İfadetü’l-Meram

Kur’an-ı Azimüşşan, bütün zamanlarda gelip geçen nev-i beşerin
tabakalarına, milletlerine ve fertlerine hitaben Arş-ı aladan irad edilen İlahi
ve şümullü bir nutuk ve umumi, Rabbani bir hitabe olduğu gibi; bilinmesi, bir
ferdin veya küçük bir cemaatin iktidarından hariç olan ve bilhassa bu zamanda,
dünya maddiyatına ait pek çok fenleri ve ilimleri camidir. Bu itibarla, zamanca,
mekanca, ihtisasca daire-i ihatası pek dar olan bir ferdin fehminden ve
karihasından çıkan bir tefsir, bihakkın Kur’an-ı Azimüşşana tefsir olamaz.
Çünkü, Kur’an’ın hitabına muhatap olan milletlerin, insanların ahval-i
ruhiyelerine ve maddiyatlarına, cami bulunduğu ince fenlere, ilimlere bir fert,
vakıf ve sahib-i ihtisas olamaz ki, ona göre bir tefsir yapabilsin. Hem bir
ferdin mesleği ve meşrebi taassuptan hali olamaz ki, hakaik-i Kur’aniyeyi
görsün, bitarafane beyan etsin. Hem bir ferdin fehminden çıkan bir dava,
kendisine has olup, başkası o davanın kabulüne davet edilemez-meğer ki bir nevi
icmaın tasdikine mazhar ola.

Binaenaleyh, Kur’an’ın ince manalarının ve tefsirlerde dağınık
bir surette bulunan mehasininin ve zamanın tecrübesiyle fennin keşfi sayesinde
tecelli eden hakikatlerinin tesbitiyle, herbiri birkaç fende mütehassıs olmak
üzere muhakkıkin-ı ulemadan yüksek bir heyetin tetkikatıyla, tahkikatıyla bir
tefsirin yapılması lazımdır. Nitekim, kanuni hükümlerin tanzim ve ıttıradı, bir
ferdin fikrinden değil, yüksek bir heyetin nazar-ı dikkat ve tetkikatından
geçmesi lazımdır ki, umumi bir emniyeti ve cumhur-u nasın itimadını kazanmak
üzere millete karşı bir kefalet-i zımniye husule gelsin ve icma-ı millet,
hücceti elde edebilsin.

Evet, Kur’an-ı Azimüşşanın müfessiri, yüksek bir deha sahibi ve
nafiz bir içtihada malik ve bir velayet-i kamileyi haiz bir zat olmalıdır.
Bilhassa bu zamanlarda, bu şartlar ancak yüksek ve azim bir heyetin tesanüdüyle
ve o heyetin telahuk-u efkarından ve ruhlarının tenasübüyle birbirine yardım
etmesinden ve hürriyet-i fikirlerinden ve taassuplarından azade olarak tam
ihlaslarından doğan dahi bir şahs-ı manevide bulunur. İşte, Kur’an’ı ancak böyle
bir şahs-ı manevi tefsir edebilir.

Çünkü “Cüzde bulunmayan, küllde bulunur” kaidesine binaen, her
fertte bulunmayan bu gibi şartlar, heyette bulunur. Böyle bir heyetin zuhurunu
çoktan beri bekliyorken, hiss-i kablelvuku kabilinden olarak, memleketi yıkıp
yakacak büyük bir zelzelenin arefesinde bulunduğumuz zihne geldi.

“Birşey tamamıyla elde edilemediği takdirde o şeyi tamamıyla
terketmek caiz değildir” kaidesine binaen, acz ve kusurumla beraber, Kur’an’ın
bazı hakikatleriyle, nazmındaki i’cazına dair bazı işaretleri tek başıma
kaydetmeye başladım. Fakat, Birinci Harb-i Umuminin patlamasıyla Erzurum’un,
Şasinler’in dağ ve derelerine düştük. O kıyametlerde, o dağ ve tepelerde fırsat
buldukça, kalbime gelenleri, birbirine uymayan ibarelerle, o dehşetli ve
muhtelif hallerde yazıyordum. O zamanlarda, o gibi yerlerde müracaat edilecek
tefsirlerin, kitapların bulunması mümkün olmadığından, yazdıklarım, yalnız
sünuhat-ı kalbiyemden ibaret kaldı. Şu sünuhatım eğer tefsirlere muvafık ise,
nurun ala nur; şayet muhalif cihetleri varsa, benim kusurlarıma atfedilebilir.

Evet, tashihe muhtaç yerleri vardır; fakat hatt-ı harpte, büyük
bir ihlasla, şehidler arasında yazılıp giydirilen o yırtık ibarelerin tebdiline
(şehidlerin kan ve elbiselerinin tebdiline cevaz verilmediği gibi) cevaz
veremedim ve kalbim razı olmadı. Şimdi de razı değildir; çünkü o zamandaki ihlas
ve hulusu şimdi bulamıyorum.

Maahaza, kaleme aldığım şu İşaratü’l-İ’caz adlı eserimi, hakiki
bir tefsir niyetiyle yapmadım. Ancak ulema-i İslamdan ehl-i tahkikin
takdirlerine mazhar olduğu takdirde, uzak bir istikbalde yapılacak yüksek bir
tefsire bir örnek ve bir me’haz olmak üzere, o zamanların insanlarına bir
yadigar maksadıyla yaptım.

İşaratü’l-İ’caz, 13-14

103. İslâmiyetin müsellemâtını tamâmen imtisâl ettiği cihetle
bihakkın dâire-i dâhiline girmiş zatta, meylü’t-tevsi’; meylü’t-tekemmüldür.
Lâkáydlık ile hâriçte sayılan zatta, meylü-t’tevsi’ meylü-t’tahriptir. Fırtına
ve zelzele zamânında, değil içtihad kapısını açmak, belki pencerelerini de
kapatmak maslahattır. Lâübâlîler ruhsatlarla okşanılmaz; azîmetlerle, şiddetle
îkàz edilir.

Hutbe-i Şamiye, 137

Sekizinci Mukaddeme

(Temhid)

Şu gelen uzun mukaddemeden usanma. Zira nihayeti, nihayet
derecede mühimdir. Hem de şu gelen mukaddeme her kemâli mahveden ye’si öldürür.
Ve herbir saâdetin mayası olan ümidi hayatlandırır. Ve mazi başkalara ve
istikbal bize olacağına beşaret verir. Taksime razıyız. İşte mevzuu, ebnâ-yı
mâzi ile ebnâ-yı müstakbeli muvazene etmektir. Hem de mekâtib-i âliyede elif ve
bâ okunmuyor. Mahiyet-i ilim bir dahi olsa, suret-i tedrisi başkadır. Evet, mazi
denilen mekteb-i hissiyatla, istikbal denilen medrese-i efkâr bir tarzda
değildir.

Evvelâ: “Ebnâ-yı mazi”den muradım, İslâmların gayrısından onuncu
asırdan evvel olan kurûn-u vusta ve ûlâdır. Amma millet-i İslâm, üç yüz seneye
kadar mümtaz ve serfiraz ve beş yüz seneye kadar filcümle mazhar-ı kemaldir.
Beşinci asırdan on ikinci asra kadar ben “mazi” ile tabir ederim, ondan sonra
“müstakbel” derim.

Bundan sonra, mâlumdur ki, insanda müdebbir-i galip, ya akıl
veya basardır. Tâbir-i diğerle, ya efkâr veya hissiyattır. Veyahut ya haktır
veya kuvvettir. Veyahut ya hikmet veya hükûmettir. Veyahut ya müyûlât-ı
kalbiyedir veya temayülât-ı akliyedir. Veyahut ya hevâ veya hüdâdır. Buna binaen
görüyoruz ki: Ebnâ-yı mazinin bir derece safî olan ahlâk ve halis olan
hissiyatları galebe çalarak gayr-ı münevver olan efkârlarını istihdam ederek
şahsiyat ve ihtilâfat meydanı aldı. Fakat ebnâ-yı müstakbelin bir derece
münevver olan efkârları, heves ve şehvetle muzlim olan hissiyatlarına galebe
ederek emrine musahhar eylediğinden, hukuk-u umumiyenin hükümferma olacağı
muhakkak oldu. İnsaniyet bir derece tecellî etti. Beşaret veriyor ki: Asıl
insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyet, sema-i müstakbelde ve Asya’nın cinanı üzerinde
bulutsuz güneş gibi pertev-efşan olacaktır.

Vakta ki mazi derelerinde hükümferma olan garaz ve husumet ve
meylü’t-tefevvuku tevlid eden hissiyat ve müyûlât ve kuvvet idi. O zamanın
ehlini irşad için iknaiyat-i hitabiye kâfi idi. Zira hissiyatı okşayan ve
müyûlâta tesir ettiren, müddeâyı müzeyyene ve şâşaalandırmak veyahut hâile veya
kuvve-i belâgatle hayale me’nus kılmak, bürhanın yerini tutardı. Fakat bizi
onlara kıyas etmek, hareket-i ric’iye ile o zamanın köşelerine sokmak demektir.
Herbir zamanın bir hükmü var. Biz delil isteriz; tasvir-i müddeâ ile aldanmayız.

Vakta ki, hâl sahrasında istikbal dağlarına daima yağmur veren
hakaik-i hikmetin maden-i tebahhuratı efkâr ve akıl ve hak ve hikmet
olduklarından ve yeni tevellüde başlayan meyl-i taharrî-i hakikat ve aşk-ı hak
ve menfaat-i umumiyeyi menfaat-i şahsiyeye tercih ve meyl-i insaniyetkârâneyi
intaç eyleyen berahin-i katıadan başka isbat-ı müddea birşeyle olmaz. Biz ehl-i
haliz, namzed-i istikbaliz. Tasvir ve tezyin-i müddeâ, zihnimizi işbâ’ etmiyor.
Burhan isteriz.

Biraz da iki sultan hükmünde olan mazi ve istikbalin hasenat ve
seyyiatlarını zikredelim. Mazi ülkesinde ekseriyetle hükümfermâ kuvvet ve hevâ
ve tabiat ve müyûlât ve hissiyat olduğundan; seyyiatından biri, herbir
emirde-velev filcümle olsun-istibdad ve tahakküm vardı. Hem de meslek-i gayra
husumete, kendi mesleğine iltizam ve muhabbetten daha ziyade ihtimam olunurdu.
Hem de bir şahsa husumetin, başkasının muhabbeti suretinde tezahürü idi. Hem de
keşf-i hakikate mani olan iltizam ve taassup ve taraftarlığın müdahaleleri idi.

Hasıl-ı kelâm: Müyûlât muhtelife olduklarından, taraftarlık
hissi, herşeye parmak vurmakla ihtilâfatla ihtilâl çıkarıldığından, hakikat ise
kaçıp gizlenirdi.

Hem de istibdad-ı hissiyatın seyyielerindendir ki: Mesalik ve
mezahibi ikame edecek, galiben taassup veya tadlil-i gayr veya safsata idi.
Halbuki üçü de nazar-ı şeriatta mezmum ve uhuvvet-i İslâmiyeye ve nisbet-i
hemcinsiyeye ve teâvün-ü fıtrîye münafidir. Hattâ o derece oluyor, bunlardan
biri taassup ve safsatasını terk ederek nâsın icmâ ve tevatürünü tasdik ettiği
gibi, birden mezhep ve mesleğini tebdil etmeye muztar kalıyor. Halbuki, taassup
yerinde hak; ve safsata yerinde bürhan; ve tadlil-i gayr yerinde tevfik ve
tatbik ve istişare ederse, dünya birleşse, hak olan mezhep ve mesleğini bir
parça tebdil edemez. Nasıl ki, zaman-ı saâdette ve Selef-i Salihîn zamanlarında
hükümfermâ hak ve bürhan ve akıl ve meşveret olduklarından, şükûk ve şübehatın
hükümleri olmazdı.

Kezalik görüyoruz ki: Fennin himmetiyle, zaman-ı halde filcümle,
inşaallah istikbalde bitamamihî hükümfermâ, kuvvete bedel hak; ve safsataya
bedel bürhan; ve tab’a bedel akıl; ve hevâya bedel hüdâ; ve taassuba bedel
metanet; ve garaza bedel hamiyet; ve müyûlât-ı nefsaniyeye bedel temayülât-ı
ukul; ve hissiyata bedel efkâr olacaklardır-karn-ı evvel ve sanî ve salisteki
gibi ve beşinci karna kadar filcümle olduğu gibi. Beşinci asırdan şimdiye kadar
kuvvet hakkı mağlup eylemişti

Saltanat-ı efkârın icrâ-yı hasenesindendir ki: Hakaik-i
İslâmiyetin güneşi, evham ve hayalât bulutlarından kurtulmuş, her yeri tenvire
başlamıştır. Hattâ dinsizlik bataklığında taaffün eden adamlar dahi o ziyayla
istifadeye başlamıştırlar.

Hem de meşveret-i efkârın mehasinindendir ki: Makasıd ve
mesalik, bürhan-ı kàtı’ üzerine teessüs ve her kemale mümidd olan hakk-ı sabitle
hakaikı rapteylemesidir. Bunun neticesi: Batıl, hak suretini giymekle efkârı
aldatmaz.

Ey ihvan-ı Müslimîn!.. Hal, lisan-ı halle bize beşaret veriyor
ki: Sırr-ı

boynunu kaldırmış, elle istikbale işaret edip, yüksek sesle ilân ediyor ki:
Dehre ve tabâyi-i beşere, dâmen-i kıyamete kadar hâkim olacak, yalnız âlem-i
kevnde adalet-i ezeliyenin tecellî ve timsali olan hakikat-i İslâmiyettir ki,
asıl insaniyet-i kübrâ denilen şey odur. İnsaniyet-i suğrâ denilen mehâsin-i
medeniyet, onun mukaddemesidir. Görülmüyor mu ki: Telâhuktan neşet eden
tenevvür-ü efkârla toprağa benzeyen evham ve hayalâtı, hakaik-i İslâmiyenin
omuzu üzerinden hafifleştirmiştir. Bu hal gösteriyor ki, nücûm-u semâ-yı hidayet
olan o hakaik tamamen inkişaf ve tele’lü’ ve lem’a-nisar olacaktır.



Eğer istersen, istikbal içine gir, bak: Hakikatlerin meydanında hikmetin taht-ı
nezaret ve murakabesinde, teslis içinde tevhidi arayanlar, safsata ederek asıl
tevhid-i mahz ve itikad-ı kâmil ve akl-ı selim kabul ettiği akide-i hakla
mücehhez ve seyf-i bürhanla mütekallid olanlarla mübareze ve muharebe ederse,
nasıl birden mağlûp ve münhezim oluyor! Kur’ân’ın üslûb-u hakîmânesine yemin
ederim ki: Nasârâyı ve emsalini havalandırarak dalâlet derelerine atan, yalnız
aklı azil ve bürhanı tard ve ruhbanı taklit etmektir. Hem de İslâmiyeti daima
tecellî ve inbisat-ı efkâr nisbetinde hakaiki inkişaf ettiren, yalnız
İslâmiyetin hakikat üzerinde olan teessüs ve bürhanla takallüdü ve akılla
meşvereti ve taht-ı hakikat üstünde bulunması ve ezelden ebede müteselsil olan
hikmetin desâtirine mutabakat ve muhakâtıdır. Acaba görülmüyor: Âyâtın ekser
fevatih ve havâtiminden nev-i beşeri vicdana havale ve aklın istişaresine
hamlettiriyor. Diyor:
ve

ve

ve

ve

ve

ve

ve

ve

ve

Ben dahi derim:

Hâtime

Zahirden ubûr ediniz. Hakikat sizi bekliyor. Fakat gördüğünüz
vakit incitmeyiniz. Esah ve lâzım…

Muhakemat, 30-34