Love and Fear as Einational Motifs

Sevgi yalın anlamıyla bir duygu ve heyecan türüdür. Sevgi,
insanın bir şeye ya da bir kimseye karşı yakın ilgi ve bağlılık göstermesine
denir. Bir başka tanıma göre de “sevgi, öğrenilen duygusal bir tepkimedir.”1

İbn Arabî Hazretlerine göre sevginin tanımı yapılamaz. Sevgi
ancak tadılır. Tadan kişi de sevginin ne olduğunu yeterince anlatamaz. Aynı
zamanda sevgi evrensel bir duygudur. Annenin çocuğunu sevmesi, eşlerin
birbirlerini sevmesi, ilâhî bir sır olarak, gayesi “bir tenle bir teni, bir
canla bir canı kavuşturmak” olan sevginin evrenselliğine en güzel örnektir.2
Aynı zamanda İbn Arabî sevgi için, “Sevgi seveni sevilene bağlayan bir bağdır ve
sevgi sevenin var oluşudur”3 der.

Sevgi, zorlama olmadan sadece özgür olduğunda yaşanabilen,
kendiliğinden oluşan neşeyle, güzellikle; hatta gözyaşlarıyla ifadesini bulan
bir duygudur. Bu yönüyle sevgi bütün tutum ve davranışların temelinde bulunan
bir güçtür.

E. Fromm’a göre ise sevgi, iki insanın birbirlerinin
varlıklarını ve her birinin de kendi varlığını tanıması sonucu gerçekleşir. Bu
yönüyle sevgi, kişiyi diğer insanlardan ayıran duvarları yıkan, onu diğerleriyle
birleştiren, insanın içindeki en etkin bir güçtür.4 Burada sevginin
bir anlamda insan olma, insanlaşma sürecinin de temel yapı taşı olarak karşımıza
çıktığını görmekteyiz. Sevgi ve aşk, insanı egosundan, nefsinden sıyıran en
etkili güçtür ve bu nedenle ilimden dahi üstün bir mevkiye yükselebilmektedir.
Çünkü aşk, âşık için âlemin merkezine yerleştirilebilecek yegâne unsurdur.5

İbn Hazm’a göre sevgi ve aşk, ruhların çeşitli yaratılmışlar
arasında bölünmüş parçalarının birleştirilmesidir. Bu birleşme ruhların yüksek
konumlarındaki durumlarına uygun bir biçimde ve bu durumlara yakın olmalarına
göre meydana gelir.6 Bu yaklaşımda sevginin varlıkları birleştirme
gibi bir fonksiyonu olduğunu görüyoruz. Sadece sevgi ve aşk, varlıkları
birleştirerek onları varlıklar olarak tamamlamaya muktedirdir. Dolayısıyla
tamamlanmış, bir başka ifadeyle kemâle ermiş insan, seven ve sevilen insandır.7

Dr. Peck, sevginin ihata edici bir tanımı yapılamamasının onu
gizemli bir hale getirdiğini söyler ve yetersiz kalacağını da belirterek sevgiyi
şöyle tanımlar: “Sevgi, insanın, kendisinin ve bir başkasının ruhsal tekâmülünü
desteklemek amacıyla benliğini genişletme arzusudur.”8 Bu tanım bize
sevginin bir süreç olduğunu ve seven ile sevilende olumlu yönde geliştirici
etkisi olduğunu gösteriyor. Yapılan tanımlamaların birleşebileceği ortak nokta,
sevginin ilâhî aşkın bir yansıması ve aynı zamanda psikolojik anlamda çift yönlü
duygusal bir tepki olduğudur.

Sevginin Gelişimi

Sevgi, hoşlanma duygularının en belirgin olanıdır. Sevginin
kalıtımın mı ya da öğrenmenin mi ürünü olduğu şeklindeki tartışma günümüzde de
varlığını sürdürmektedir. İnsanın doğasında mı sevgi vardır, yoksa sevgi
sonradan mı kazanılmaktadır?

Sevginin oluşumu ile ilgili her iki yönde de teoriler bulmak
mümkündür. Sevginin, insan tabiatının kalıtımıyla geçen birinci derecede bir
öğesi olduğunu söyleyen bir görüş vardır. Bu görüşün sözcüsü Montagu’dur.
Montagu şöyle söylemektedir: “İnsan tabiatının niteliğine dair takdir olunması,
bilinmesi gereken en anlamlı eleman, insan benliğinde mevcut olan aşktır.”9

Kuşkusuz insanda sevmeye yönelik doğal eğilimler bulunmaktadır.
Ama gerçek anlamda sevginin ve onun çeşitli nedenlerinin ortaya çıkması, çeşitli
yollarının gerçekleşmesi, hayatın normal akış sürecinde olagelmektedir.

Buna göre diğer bir teori de sevginin; çocuğun, ihtiyaçlarını
yerine getiren kişiye karşı tatmin olma sonucu ortaya çıkan bir duygu olduğunu
belirtir.10 Böylece sevgi, bireyin hoşlanma duygusu içinde, birine
veya birilerine, bir şeylere yönelmesi, onunla olmak istemesi, kendisiyle onun
arasında sıcak yakınlığı algılaması, onu kendisini tamamlayan, bütünleyen bir
varlık olarak algılaması sonucu gelişmektedir.11

Sevgiye Olan İhtiyaç

Sağlıklı bir gelişim sürecinde çocuk temel bir sevgi kaynağına
gerek duymaktadır. Sevgi bağı, çocuğun sadece duygusal gelişimi için değil,
zihinsel ve fiziksel olgunlaşması ve gelişmesi için de son derece önemlidir.
Sevgi duygusal bir besin görevi görmektedir. Çocuk onunla öz güvenini
pekiştirmekte, kendini güvenlik içinde duyabilmekte, zamanla büyüdükçe öz değer
ve öz saygı duygularının giderek sağlıklı kimlik ve uyum gelişiminin temel
ihtiyacını karşılamaktadır.

Sevilen insanın kendine olan değer ve saygısı da artmaktadır.
Seven insanın ise paylaşma, verme duyguları gelişmekte, işbirliği ve bütünlenme
ihtiyaçları karşılanmaktadır. Sevgi unsuru sadece bir gereksinmeyi karşılamakla
kalmamakta, aynı zamanda insana estetik bir güzellik duygusu da verebilmektedir.
Sevgi ve gelişim arasındaki ilişkileri konu edinen birçok araştırma, sevginin
bireyde bütün gelişim dönemleri ve öğrenim için gerekli olduğunu ortaya
koymuştur. Birinci yaş sonunda beliren birine bağlanma yetisi, diğer insanlara
açılımda bir köprü görevi görecektir. Böylece sevgi, çocuğun dışarıdaki
nesnelere bağlanma çizgisinin en önemli bir adımı olacaktır.12

Bir çocuk, sevginin incelikli dinamiğini bilmemesi ya da
anlayamamasına rağmen sevgiye büyük ihtiyaç duymakta, bundan yoksun kaldığı
zaman ise gelişmesi ve olgunlaşması etkilenmektedir. “Sakin, huzurlu ve sevgi
dolu bir yuvada büyüyen çocuklar ileride kendi kuracakları yuvada da huzurlu
olacaklardır. Huzursuz yuvalar ise çocukların hırçın veya tamamen içe dönük bir
tip geliştirmesine sebep olur.”13

Çocuğun gelişimi için gerekli olan sevgi, sözcüklerle ya da
isteklerinin tümünün yerine gelmesiyle karşılanmaz. Sevmek, çocukla bütünleşmek,
onunla bazı etkinliklerde beraber olmak ve birey olarak onun gerçeklerini
anlamaya çalışmaktır. Aynı zamanda “bir insanı sevmek, onun gerçeklerini
anlamayı da içerir.”14

Görülüyor ki çocuğun mutlu olarak gençlik dönemine girebilmesi,
sevecen biri olarak hayata atılabilmesi için çevresinden ve özellikle anne ve
babasından yeterince sevgi ve ilgi görmüş olması gerekir. Aksi takdirde çocuk
suç işleme potansiyeli olan bir genç15 veya topluma faydası
dokunmayan içe kapanık biri olacaktır.

Psikolojik ve sosyal problemlerle dopdolu olan genç, ergenlik
çağına ayak basmasıyla birlikte daha geniş bir çevreye sahip olmasına ve
yetişkinliğe doğru ilk adımlarını atmasına rağmen, hâlâ benliğindeki bazı
çocuksu özelliklerini yitirmez; sevgiye ve ilgiye olan açlığı devam eder. Bunu,
onun çocuksu davranışlarının geri planında görmek mümkündür. Fakat ihtiyaç
duyulan bu sevgi, çocukluktakinden farklılık gösterir. Anne-baba sevgisine
tamamen bel bağlamasa da ondan kopması da mümkün değildir. Sevgi ve sempati onun
hayatında hâlâ önemini korur. Hiçbir insan ergenlikte sağlıklı ve normal bir
yaşam sürebilmek için sevgi ve sempatiden daha önemli bir başka kaynağa ihtiyaç
duymaz. Sevgi alışverişi ihtiyacı ferdin benliğinde iyice yerleşmiş durumdadır.
Açıktan açığa çıkan isyankâr, mütecaviz ve düşmanca davranışların gerisinde
sevmek ve sevilmek konusunda doyurulmamış bir susuzluk, bir özlem vardır.16

Gencin sağlıklı bir kişilik kazanması, onun ailesinden aldığı
sevgi ve desteğe bağlıdır. “Çocukluk yıllarında çocuğuyla arkadaşça bir diyalog
kurmayı başarabilen anne-babalar, genç için gerekli olan rehberlik işlerini de
yerine getirmiş olurlar.”17 Gencin ailesinden aldığı sevgi ile
sevilmenin ne demek olduğunu öğrenmesi ve böylece kendi dışındaki insanları
sevmek için gösterdiği hamlelerin tecrübesi, onun ergenlikte kendine saygı
duymasını, başkalarına karşı dostça davranmasını ve karşılaşacağı problemlerini
kolayca aşabilmesini sağlayacaktır. Sonunda ergen, mutlu, komplekslerden uzak,
benliğini ve sınırlarını bilen bir yetişkin olarak hayata atılabilecektir.

Sevginin Motive Edici Etkisi

Sevgi ve korku gibi konular psikoloji ve sosyal psikolojide,
heyecan hayatı veya bir kişinin davranışlarını belirleyen dinamik faktörlerin
bütünü manasını taşıyan motivasyonlar içinde ele alınıp incelenmektedir. Çünkü
“heyecanlar ve heyecanlılık, motivasyon vetiresinin birbirinden ayrılmaz
yönleridir. Kuvvetli motifler, heyecan taşır; korku, sevgi ve nefret de motif
meydana getiren psikolojik birer unsur teşkil eder.”18

Sevginin kişinin motivasyonunda iki yönde etkisi olduğu
söylenebilir; doğrudan ve dolaylı. Sevginin dolaylı etkisi kişide güven
duygusunu pekiştirmede, başarı hissini artırmada ve kişinin kendisini tanıyıp
olgunlaşmasında görülür. Çünkü insanın davranışlarına yön veren, tutum ve
davranışlarını belirleyen duygularıdır. İnsan, bireysel bir etkinliğinde veya
çevresiyle etkileşiminde, olumlu ya da olumsuz bir duygu içerisindedir.19

Sevginin dolaylı etkisi daha çok kişinin gelişme safhalarında
olmaktadır. Bunun için gelişim ve eğitim psikolojisi eserlerinde bu konuya yer
ayrılır. Rogers olumlu bir benlik bilinci geliştirilmesi için beklentisiz bir
sevgi ortamında yetişmenin gerekli olduğunu belirtmiştir.20 Maslow da
kendini gerçekleştirmede en önemli faktörün sevgi olduğunu vurgulamıştır.21
Görülüyor ki gelişim döneminde sevgi ile oluşan kişilik yapılanması hayatı mutlu
ve verimli kılacaktır. Kendine güvenen kişi sevgiden aldığı güçle başarıya
ulaşacaktır. Böylece elde ettiği başarı bir sonraki başarısını da motive
edecektir.

Başarıyı motive eden gücün sevgi olduğu birçok psikolog ve
eğitimci tarafından dile getirilmiştir. Gerek ailede anne-babanın ve gerekse
okulda öğretmenin sevgi ve ilgisi öğrencinin başarısını arttırmada, onu motive
etmede önemli bir rol oynamaktadır.

Sevginin dolaylı etkisinin önemli sonuçlarından biri de insanda
güzellik duygusunu pekiştirmesidir. Sevgi ile dopdolu olan insan bu hayatta
mutlu olmakla birlikte, güzel eserleri görme ve niçin güzel olduğunu anlama
çabasına girer.22 Çünkü “sevgi unsuru sadece bir gereksinmeyi
karşılamakla kalmamakta, bireye estetik bir güzellik olgusu da verebilmektedir.”23
Güzellik duygusuyla hemhal olan insan, kişiliğinin güzelliklerini üretebilir. Bu
süreç onda kişiliğin duygu alanının incelmesine, duyarlılık ve görüş
kazanmasına, çirkin ve kötüyü ayırt etmesine neden olur.24

Sevginin doğrudan motive edici etkisi ise, daha çok iletişim
alanında olmaktadır. “İletişim kaynağının sevilen, hoş bir kimse olması kendi
başına önemli bir etken olarak belirmektedir. Öyle ki bir propagandacının bizi
etkilemeye uğraştığı açıkça belli olduğu halde sevdiğimiz, beğendiğimiz bir
kimse olduğu için sanki bu etkiyi severek kabul etmekte, hatta belki de onu
memnun etmek ister gibi davranabilmekteyiz.”25

Ayrıca sevilen, beğenilen iletişim kaynağı, seyirci ve dinleyici
için aynı zamanda taklit edilebilecek ya da özdeşleşilebilecek bir kişi olarak
belirebilir. Örneğin, güzel bir sinema oyuncusunun sabun reklamını seyreden bir
kişi, aynı zamanda onu seviyorsa, o oyuncuya benzeyebilmek ve onunla
özdeşleşebilmek için o sabunu kullanmaya başlayabilir.26 İnsanlar
sevdikleri insanla aynı görüşü paylaşmalarını sağlayabilecek biçimde tutumlarını
değiştirirler.27 Böylece sevgi kişinin tutum ve davranışlarını
değiştirmede veya yeni tutum ve davranışlar geliştirmede motive edici duygusal
bir güç olabilmektedir.

Sevilen bir arkadaş tarafından istenilen tutum değişikliği ve
bunun derecesi, sevilmeyen bir arkadaşın isteğinden daha etkili olacaktır. Bu
etki Zimbardo ve arkadaşları tarafından yapılan bir araştırmayla ispatlanmıştır.
Denekler iki farklı araştırmacı tarafından çekirge yemeye razı edilmişlerdir.
Bir uygulamada araştırmacı memnun, rahat, resmilikten uzak ve arkadaşça sevgi
mesajlarını kullanarak davranır. İstediğini zorlamadan ortaya koyar ve
olabildiğince çekici görünebilmek için elinden geleni yapar. Diğer uygulamadaki
araştırmacı soğuk, resmi, biraz saldırgan ve korku mesajlarını kullanarak
oldukça yasaklayıcı davranır. Genel olarak, sevimsiz biri olabilmek için elinden
geleni yapar. Sonuç olarak bu deneyde görülmüştür ki deneklerin araştırmacıya
karşı sevgisi arttıkça, yememe mazeretleri ve çekirgeleri sevdiğine karar verme
ihtiyaçları azalmıştır.28

Sevgi Kavramının Karşıtı Olarak Korkunun Mahiyeti

Sevgi, öfke gibi önemli heyecan çeşitlerinden biri olan korkunun
sevgi kavramı kadar yeterince tanımlanamadığını söyleyebiliriz. Oysa korku,
insan hayatında çok önemli bir anlam taşımaktadır. Bu duygu, sadece insanları
birbirinden uzaklaştırmakla kalmaz, aynı zamanda tıpkı üzüntü gibi, başkalarını
garip bir şekilde kendine çeken bir özelliği olmasından dolayı da karmaşık bir
duygu olarak karşımıza çıkar.29

Korku, “değişken şiddetteki duygusal bir tepkinin ve az veya çok
önemli nöro-vejetatif tezahürlerin birleşiminden doğan bir durum olarak ele
alınabilir.”30 Bir başka ifade ile korku, canlı varlıkların görünen
ve görünmeyen tehlikeler karşısında gösterdikleri en tabii tepkidir. Kısaca
korku için, nesnel olarak tehlikeli olan durumlar karşısında gösterilen
tepkidir, diyebiliriz. Psikologlar çocukluk çağında sık sık görülen bu ruhsal
durumu, canlıyı uyaran ve kendi savunmasını sağlayan yararlı bir mekanizma
olarak görmekte31 ve korkuyu “hem kaçınılmaz, hem de temel bir duygu”
olarak nitelemektedirler.32

Sevgi ve korku kavramlarını alışılmışın dışında farklı bakış
açılarıyla değerlendirip dikkatleri üzerine çeken Scott Peck’e göre korkunun
temeli tembelliktir. Korku yaradılışımızda var olan tembelliğin çok görülen bir
biçimidir. Korkularımızın çoğu, statükoyu değiştirmeye karşı duyduğumuz
korkudur; olduğumuz yerden ileri atılırsak ellerimizdekini de yitirmekten
korkarız. Risk, statümüzü kaybetme riskidir; korku da, yeni bir statüye ulaşmak
için gereken çabadan dolayı korkulan korkudur.33

Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere korku, gelecekle ilgili bir
duygudur. İstenmeyen bir şeyin meydana geleceğini düşünmekten dolayı kalbin elem
duymasıdır. İnsan, arzu ettiği bir şeyi elde edememekten korkar.34

Korkuları meydana getiren psikolojik ve sosyolojik sebeplere
girmeyeceğim. Ancak bu sebeplerin daha çok içinde yaşamakta olduğumuz fizikî ve
sosyal dünyamızdan kaynaklandığını söyleyebiliriz. Bu arada şunu da belirtelim
ki, farklı sebepler farklı korku türlerini ortaya çıkarmakta ve bunların
psikolojik sonuçları da farklı olmaktadır.

Bu arada korkuyu meydana getirecek uyarıcının sadece dış hadise
olarak düşünülmesi veya tarif edilmesi yeterince isabetli olmaz. Çünkü “korku
tepkisi, sadece dış uyarıcıya değil fakat o andaki organik hâle, muhitin arz
eylediği hususiyet ve manaya, hadisenin potansiyel bir tehlike teşkil edip
etmediğini idrak kabiliyetine, ferdin kendisine olan itimat derecesine ve
bunlara benzer sayısız âmillere bağlıdır.”35

Korkunun mahiyetiyle ilgili, son olarak korku kavramının “istek”
kavramı ile olan ilişkisini belirtelim. İstek insandaki itici güçlerden
birisidir. O, ferdi belirli objelere ve şartlara doğru olumlu yönde olduğu gibi,
olumsuz yönde de itebilir. Eğer istek bireyi sakınmaya ve çekinmeye doğru
iterse, o zaman bu korku şeklinde de görünebilir.36 İsteklerine
ulaşamayan bireyin korku duygusu yılgınlığa dönüşecek ve böylece artan “tasa”sı
ile birlikte gerçeklerden kopabilecektir.

Korkunun Gelişimi

Korku duygusunun kalıtımın mı ya da öğrenmenin mi bir ürünü
olduğuna ilişkin tartışma alanı hâlâ tazeliğini korumaktadır. Bir başka
tartışma, korku duygusunun hangi çeşitlerinin içgüdüsel olduğu şeklindedir.
Watson geliştirdiği kurama göre, iki doğal korku uyaranı olduğunu ve bunların da
yüksek ses ve âni yer değişikliği olduğunu ileri sürmüştür.37

Bu tür tartışmalar bir yana, korku olayının bütün canlılarda
görülen ilkel korkunun bir yansıması olduğu şeklindeki tez geçerliliğini
korumaktadır. Özellikle insanlar, tabiata karşı güvensiz ve zayıf olduklarından
korkmaktadırlar.38 İnsanlığın ilk zamanlarında korkular yine ırk için
bir amaç taşımaktaydı. Korkuların etkisi altında ilk insanlar avlamak istediği
hayvanlardan gerektiğinde kaçabilmesi için ya da tehlikelerden korunmak üzere
sürekli uyanık olmak zorundaydı.39

Korkunun içgüdüsel olduğu ile ilgili görüşlerin yanı sıra;
özellikle davranışçı kuramcılar korkunun öğrenme ile oluştuğunu ileri
sürmüşlerdir. Özellikle şartlanarak öğrenme, korku duygusunun oluşmasında temel
olmaktadır. Belirli bir uyarıcıya karşı korkulu tepki U-O-T birleşmesine neden
olmaktadır. Aynı ya da benzeri uyarıcılar çeşitli zamanlarda aynı tepkileri
uyandırmaktadır. Özel bir korku durumu giderek genelleşmekte, sonuçta o özel
durumu çağrıştıran her şey zamanla korkuya neden olmaktadır.40

Çocukluk psikolojisi açısından korkunun gelişimine gelince
şunları söyleyebiliriz:

Doğduğu andan itibaren, çevresiyle çeşitli ilişkiler içerisine
giren çocuk için aslında herhangi bir korku objesi söz konusu değildir.
Genellikle çocuklarda korkular 2-3 yaşlarında ortaya çıkmaktadır. Bu yaşlar ise,
zihni gelişimin başladığı çağa rastlamaktadır.41 Çocuğun, daha birkaç
aylık iken yüksek sese karşı ağlayarak tepkide bulunması ise, korku coşkusunun
sadece bir belirtisidir.42

Korkular genellikle yaşa paralel olarak artmaktadır. Ancak bir
çocuğun ne zaman neden korkacağını tespit etmek oldukça zordur. Çünkü daha önce
de belirttiğimiz gibi, korkunun meydana gelişinde, çevre şartları, geçmiş
yaşantılar ve o andaki psiko-fizyolojik durum rol oynamaktadır. Mesela, köy
çocukları incelenmiş ve korkuya sebep olan faktörlerin %75’ini hayvanların
oluşturduğu tespit edilmiştir.43

Batı’da yapılan bir araştırmada ise, “dokuz yaşındaki çocukların
%40’ından fazlasının korkularının bedensel zarar, soygunlar, çocuk hırsızları ya
da ölüm ve hayvanlar çevresinde yoğunlaştığı belirtilmektedir.44

Görülüyor ki bir bölgede hayvan korkusu birinci sırada yer
alırken bir başka bölgede son faktör olabilmektedir. Batı’da soygun ve çocuk
hırsızlığının ilk sırada yer alması ayrıca dikkatle incelenmesi gereken bir
başka konudur.

Çocuklarda rastlanılan korkuların %90’ının hatalı ve yanlış
eğitimden kaynaklandığı gerçeği, bizi korkunun en önemli nedenine götürmektedir.
Çünkü hakkında hiç bir fikre sahip olmadığı herhangi bir şeyi çocuk, -telkin
vasıtasıyla- sevebilir veya ondan korkabilir.45

Ergenlikte korku tepkisi bir anlamda çocukluktakiyle eşdeğerdir.
Korkular çocuklukta başlar ve ergenlikte devam etme eğilimi gösterir. Üniversite
seviyesinde yapılan bir incelemeye göre, ergenlik çağı yıllarının sonlarında
yani yetişkinlik yıllarının başlangıcında bulunan kimseler hâlâ çocukluk
çağlarından kalma korkularıyla birlikte yaşamaktadırlar.46

Gençlikte korku heyecanı ile ilgili değişiklikler “nitel”
olmaktan daha ziyade “nicel” dir. Artık gencin ilgi sahaları değişmektedir.
Ergenin ilgilendiği faaliyetlerin sonucunu kestirememesi ve toplumdaki yerini
yitirme endişesi çocukluğa göre daha farklı korkulara neden olabilir.47

Sonuç olarak şunu belirtmeliyiz ki, korku ve endişe yaştan yaşa
ve kültürden kültüre farklılık arz edebilir. Bunda inanışların ve çocukluk
döneminde alınan telkinlerin büyük rolü vardır. Yaş ilerledikçe, çevreyle olan
ilişkilerin artması sonucu korkuların giderek azaldığı veya mevcut korkuların
daha anlamlı bir zemine oturduğu görülür. Bu durum aynı zamanda kişinin eğitimi
ve yaşantıları ile de bağıntılıdır.

Korkunun Motive Edici Etkisi

Uyandırılan korku derecesi ile bunun tutum ve davranışlar
üzerindeki etkisi çeşitli araştırmalarla incelenmiştir. Bu konu daha çok sosyal
psikoloji ve iletişim uzmanlarının dikkatini çekmektedir.

Korkunun yüksek düzeyde olmasının çocuklarda olumsuz yönde tesir
yaptığı bilinmektedir. Çünkü çocuk, korku ile oluşturulmak istenen davranış
değişikliğinin sebebini bilmemekte ve korkuyu içselleştirememektedir.

Kağıtçıbaşı, bir faraziye ile bu konuyu şöyle açıklamaktadır:
Örneğin, ders çalışmayı sevmeyen Fatma’nın bu davranışına büyük bir ceza ile mi
yoksa küçük bir ceza ile mi korkutarak engel olmak daha etkilidir?

Fatma ders çalışmak istememektedir. Bu tutumuna ters düşen bir
davranışı yani ders çalışması sağlanmıştır. Büyük bir ceza söz konusu ise,
Fatma, davranışını bu cezaya çarpılmamak için yaptığını düşünecek, ders
çalışmayı sevmeme tutumunda herhangi bir değişiklik olmayacaktır. Yanında
kendisini cezalandırabilecek bir büyük var iken Fatma ders çalışacak, fakat
kendi kendine kalınca -tutumu değişmemiş olduğundan- yine çalışmayacaktır.

Oysa küçük bir ceza ile Fatma’nın ders çalışması sağlanmışsa
durum farklıdır. Fatma ders çalışma davranışını, bu hafif ceza ile kendi kendine
açıklayamayacağı için, yani bu kadar az bir cezadan kurtulmak için bu kadar
tatsız bir işin yapılması pek akla yatkın olmayacağından, onu bir iç nedenle
açıklayacaktır. Yani, Fatma tutumunu davranışı doğrultusunda değiştirerek
aslında ders çalışmaktan o kadar nefret etmediğine, hatta belki çalışmaktan
hoşlandığına kendisini inandıracaktır.48

Gençlerde ve yetişkinlerde yüksek korkunun toplumsallık üzerinde
yoğun motive edici etkisi olduğu bilimsel araştırmalarla ortaya konmuştur:
Schachter’in 1959 yılında bu konuda yaptığı deney özetle şöyledir: Kendilerine,
yapılan araştırmanın elektrik şokunun etkileri ile ilgili olduğu söylenen
deneklerden bir gruba elektrik şoku hakkında yüksek düzeyde korkutucu bilgiler,
diğer gruba da düşük korku düzeyinde rahatlatıcı bilgiler verilmiş ve ilk grubun
ikincisinden daha fazla korktuğu gözlenmiştir. Elektrik şokuna bağlanmadan,
isteyenlerin odalarda birlikte veya yalnız olarak beklemeleri gerektiği
söylenmiştir. Korku düzeyi yüksek olan deneklerin %62.5 oranında birlikte
bekledikleri, bu oranın düşük korku düzeyinde %33 olduğu tespit edilmiştir.
Buradan yüksek korku düzeyinin toplumsallık eğilimini artırdığı anlaşılmaktadır.49

Yüksek korkunun bu noktadaki motive edici etkisi evrenseldir.
Ancak farklı konulardaki korkuların eğitim ve zekâ düzeyine göre farklı
kişilikteki insanlarda değişik etkiler yaptığı ortaya konan başka araştırmalarla
belirlenmiştir:

1953 yılında Janis ve Feshbach tarafından yapılan bir deneyde üç
grup dinleyiciye diş sıhhati ve bakımı konusunda fotoğraflar da kullanılarak
konuşma yapılmıştır. Bu konuşmalardan biri çok korkutucu olarak hazırlanmış,
dişlere bakılmadığı takdirde çeşitli hastalıkların meydana gelebileceği öne
sürülmüş ve çok çirkin görünüşlü diş ve ağız hastalıklarının fotoğrafları
gösterilmiştir. Diğer iki konuşma, orta derecede ve az derecede korku meydana
getirecek şekilde hazırlanmıştır.

Bu işlemler sonunda, yukarıdaki toplumsallaşma deneyinin aksine,
az korku yaratıcı iletişimin en etkili olduğu görülmektedir. Bu gruptaki
dinleyicilerin %36’sının diş bakımına daha fazla önem verdiği görülmüştür.
Kuvvetli korku yaratıcı iletişim sonucunda ise deneklerin sadece %8’inin
davranışlarında bu tür bir değişme görülmüştür.50

Denekler, aşırı korku yaratıcı iletişime inanmamışlar, bir art
niyet olabileceğini düşünmüşler, onu şüphe ile karşılamışlardır. Yani
kendilerini savunmuşlardır. Aşırı korku verici iletişim çok rahatsız edici
olduğundan, kişi bu sıkıntıdan kurtulmak için iletişimi reddetmektedir. Buna,
aşırı korkuya karşı benliği savunma da diyebiliriz. Yüksek korku, dinleyicide
korunmak için engelleyici tepkiler öğrettiğinden beklenen tutum değişimi meydana
gelmemektedir.51

Daha sonra yapılan bazı araştırmalar, tam tersine korkutulan
kişinin, etkili davranışa geçtiğini göstermektedir. Bu konuda bir seri araştırma
yapan Leventhal, bir deneyde, dinleyicileri, sigara içmeyi bırakıp göğüs
röntgeni çektirmelerini öngören iletişime tabi tutmuştur. Üç ayrı şekilde üç
denek grubuna verilen iletişim, çok, orta ve az korku uyandıracak biçimde
hazırlanmıştır. Çok korku sağlamak için bir de kanser ameliyatı içeren renkli
bir film gösterilir. Sonuç, çok korku içeren iletişime hedef olmuş deneklerin bu
iletişimden en çok etkilendiklerini, bunların sigarayı bırakıp göğüs filmi
çektirdiklerini göstermiştir.

Anlatılan ayrı iki deneyde kişiler arası farklılıkların ön plana
çıktığını görüyoruz. Leventhal’in bulgusu özellikle kendine güveni yüksek olan
kimseler için, Janis ve Fesbach’in bulgusu ise, kendine güveni az olan kimseler
için geçerli görünmektedir. Yani, kendine güvenen kimse, çok korkutucu bir
iletişime hedef olunca hemen tedbir alıcı bir davranış gösterebilmekte, kendine
güvenmeyen kimse ise bu tür bir iletişimi kabul etmeyerek kendini -devekuşunun
başını kuma sokması misali- korkuya karşı korumaktadır.52

Ancak, Leventhal’in elde ettiği ilginç bir sonuç da şöyledir:
kendine güveni az olan kimseler, korkutucu iletişimden bir müddet sonra, kendine
güvenen kimseler gibi davranabilmektedirler. Bunu şöyle açıklayabiliriz: Kendine
güveni az olan kimseler, sorunlarla başa çıkmakta zorluk çekerler. Hâlbuki daha
hafif bir korkunun altında ezilmeden harekete geçebilirler. Fazla korku
durumunda ise bir müddet sonra, korkunun ilk uyuşturucu etkisi geçince -kendine
güvenen denekler gibi- sorunu çözümleyici davranışa geçerler.53

Yukarıda bahsedilen deneylere benzer deneyler yapılmış, benzer
ve tutarlı bilgiler elde edilerek korkunun tutum değişikliğini kolaylaştırıcı
etkisi olduğu ispatlanmıştır. Ancak korkunun motive edici etkisinin kişinin
benlik yapısı ve ruh sağlığı açısından değeri ayrı bir tartışma konusudur.

Öz

Sevgi ve korku insan için doğal duygulardır. Ancak ilâhî
kelâmdan hareketle insanın mayasının aşkla yoğrulduğunu söylersek, aşk ve
sevginin insanı daha çok etkilediğini, bir başka ifadeyle insanı daha çok
dönüştürdüğünü düşünebiliriz. Korku ise insan olarak sınırlarımızı hatırlatan
bir kavramdır.

Sevginin insanı motive edici etkisi, korkunun motive edici
etkisinden daha yoğun ve daha kalıcıdır. Yetişkinlerde korku, nesne ve algılama
açısından uygun bir zemin varsa insanı tutum değişikliğine götürmekle birlikte
çocukluk ve ergenlikte bu tutum değişikliği kalıcı veya yeterince anlamlı
olmamaktadır.

Anahtar Kelimeler: Sevgi, Korku, Motivasyon, Tutum
Değişikliği, Çocuk ve Ergen

Abstract

Love and fear are natural feelings for human. But if we say the
essence of human was kneaded according to Divine utterance, we should think that
love is much effective on human, in other words, human beings are transform
easily with the effects of love. And fear is the concept that it reminds to us
our limits as a human.

The effective of love as motivation on human more intensive and
permanent than the effective of fear. Fear in adults, if there is a appropriate
ground to perceive, may lead to modification of attitude. But in childhood and
adolescence, this modification of attitude isn’t to be permanent or meaningful
sufficiently.

Keywords: Love, Fear, Motivation, Modification of Attitude,
Child and Adolescent

Dipnotlar:

1- Leo Buscaglia, Sevgi, çev. Nejat Ebcioğlu, İstanbul 1995,
s. 88.

2- İbn Arabi, İlâhî Aşk, çev. Mahmut Kanık, İstanbul 1988,
s. 9.

3- Aynı eser, s. 63.

4- Erich Fromm, Sevme Sanatı, çev. Işıtan Gündüz, İstanbul
1985, s. 29.

5- Ali Dölek, “İmgeler Dünyasında Gezintiler, III”, Kayıtlar
Dergisi, sy. 37 (Kasım 1993), s. 28.

6- İbn Hazm, Güvercin Gerdanlığı, çev. Mahmut Kanık,
İstanbul 1985, s. 54.

7- Pierre Burney, Aşk, çev. Ayşen Ekmekçi, Alev Türker,
İstanbul 1990, s. 22.

8- M.Scott Peck, Az Seçilen Yol (Sevginin, Geleneksel
Değerlerin ve Ruhsal Tekâmülün Psikolojisine Yeni Bir Bakış), çev. Rengin Özer,
İstanbul 1992, s. 81.

9- Arthur T. Jersild, Gençlik Psikolojisi, çev. İbrahim N.
Özgür, İstanbul 1970, s.146.

10- Aynı yer.

11- Gürsen Topses, Eğitim Sürecinde İnsan ve Psikolojisi,
Ankara 1992, s. 171.

12- Aynı eser, s. 172.

13- Birsen Gökçe, “Çocuk Kişiliğinin Gelişiminde Aile, Okul
ve Dış Çevrenin Rolü”, Aile Yazıları-III (Birey, Kişilik ve Toplum), derl. Beylü
Dikeçligil, Ahmet Çiğdem, Ankara 1990, s. 17.

14- Engin Geçtan, İnsan Olmak, İstanbul 1992, s. 39.

15- bk. Atalay Yörükoğlu, Gençlik Çağı, Ruh Sağlığı ve
Ruhsal Sorunlar, İstanbul 1993, s. 307 vd.; Haluk Yavuzer, Çocuk ve Suç,
İstanbul 1982, s. 126; Nephan Saran, “Çocuk Suçluluğu ve Parçalanmış Aileler”,
Aile Yazıları-III (Birey, Kişilik ve Toplum), s.131; Jersild, a.g.e., s. 161.

16- bk. Jersild, a.g.e., s. 145-157.

17- Haluk Yavuzer, Ana-Baba-Çocuk, İstanbul 1986, s. 274.

18- David Krech, Richard S. Cruthchfield, Sosyal Psikoloji,
çev. Erol Güngör, İstanbul 1980, s. 47.

19- Arthur T. Jersild, Çocuk Psikolojisi, çev. Gülseren
Günçe, Ankara 1974, s. 74.

20- Doğan Cüceloğlu, İnsan ve Davranışı (Psikolojinin Temel
Kavramları), İstanbul 1991, s. 428.

21- Aynı eser, s. 235-236.

22- Cavit Binbaşıoğlu, Gelişim Psikolojisi, Ankara 1990, s.
162.

23- Topses, a.g.e., s. 172.

24- Moissej Kagan, Güzellik Bilimi Olarak Estetik ve Sanat,
çev. Aziz Çalışlar, İstanbul 1982, Topses, a.g.e.’den naklen, s. 173.

25- Çiğdem Kağıtçıbaşı, İnsan ve İnsanlar, İstanbul 1988, s.
172.

26- Aynı eser, s. 173.

27- J. L. Freedman ve ark., Sosyal Psikoloji, çev. Ali
Dönmez, İstanbul 1989, s. 299.

28- Aynı eser, s. 418.

29- Alfred Adler, İnsanı Tanıma Sanatı, çev. Þelale Başar,
İstanbul 1985, s. 229.

30- Pierre Mannoni, Korku, çev. Işın Gürbüz, İstanbul 1995,
s. 8.

31- Mannoni, a.g.e, s. 10; Atalay Yörükoğlu, Çocuk Ruh
Sağlığı, Ankara 1984, s. 220.

32- Jersild, a.g.e., s. 373, İ. Alaaddin Gövsa, Çocuk
Psikolojisi, İstanbul 1940, s. 192.

33- Peck, a.g.e., s. 285-286.

34- Raşit Küçük, Sevgi Medeniyeti, Ankara 1991, s. 214.

35- Ömer Mart, Eğitim Psikolojisi, İstanbul 1956, s. 191.

36- David Krech, Richard S. Cruthchfield, E. L. Ballachey,
Cemiyet İçinde Fert, çev. Mümtaz Turhan, İstanbul 1970, c. I, s. 112-113, 142;
Yavuz, a.g.e., s. 89.

37- Jersild, a.g.e., s. 378.

38- Adler, a.g.e., s. 229.

39- Lawrence Harriman, “Çocukta Heyecan Gelişimi”, Çocuk
Psikolojisi içinde, çev. İbrahim N. Özgür, İstanbul 1979, s. 132.

40- Topses, a.g.e., s. 168.

41- Bertrand Russel, Terbiyeye Dair, çev. Hamit Dereli,
Ankara 1964, s. 18.

42- Binbaşıoğlu, Aynı yer.

43- Yavuzer, Çocuk Psikolojisi, s. 39.

44- Mary J. Gander, Harry W. Gardiner, Çocuk ve Ergen
Gelişimi, çev. ed. Bekir Onur, Ankara 1993, s. 381.

45- Fikret Kanad, Ailede Çocuk Terbiyesi, İstanbul 1976, s.
79, 29; Russel, a.g.e., s. 79.

46- Jersild, Gençlik Psikolojisi, s. 180; Ayrıca bk., Çocuk
Psikolojisi, s. 387.

47- Yavuzer, Aynı yer.

48- Kağıtçıbaşı, a.g.e., s. 151,152.

49- bk. Freedman ve ark., a.g.e., s. 46,47.

50- Kağıtçıbaşı, a.g.e., s. 183,184; Freedman ve ark.,
a.g.e., s. 309,310; Metin İnceoğlu, Tutum, Algı, İletişim, Ankara 1993, s. 121.

51- Kağıtçıbaşı, a.g.e., s. 184,129; İnceoğlu, a.yer.; krş.
Freedman ve ark., a.g.e., s. 312.

52- Kağıtçıbaşı, Aynı yer.

53- Kağıtçıbaşı, a.g.e., s. 185.