Bu yazının çerçeveleyeceği tefekkür menzilinin ufkunda iki mühim
nokta görünüyor. Bunlardan ilki neredeyse bir mucizevi tiryak gibi insanlığın
çoğu derdine deva diye algılanan demokrasiyi doğru yerine konumlandırarak
onu bu tılsımından arındırmak, böylelikle onun; yani demokrasinin
hakiki değerini mümkün olabildiğince tespit etmektir. İkincisi ise demokrasinin
çözeceğini varsaydığımız sorunlara ve sorun merkezlerine odaklanırken,
insanoğlunu yeniden ve farklı şekillerde kuşatan, onu tahakküm
altına alan yeni dinamik ve gelişmelere işaret ederek bunların ıskalanma
tehlikesine dikkat çekmektir.

Belirtmeliyim ki bu yazıda yönetim biçimleri arasında demokrasinin
yüksek mevkii hak edip etmediğine ilişkin bir sorgulamayı başlatmak
gibi bir niyetimiz yoktur. Siyasal alanın tanzimi noktasında demokrasinin
imkân ve erdemlerini takdir etmemek en azından kadir-bilmezlikle malûl
olmaktır. Kaldı ki ilgili literatür ve konuya ilişkin kamusal müzakereler
demokrasinin erdemlerini ortaya çıkaracak yetkinlik ve genişlikte. Bu kısa
yazının sorgulama konusu yapmak istediği husus, bir maymuncuk anahtarı
gibi hayatın her alanında ve her yerinde demokrasilerin kullanılabileceği
inanç ve düşüncesidir. Bu ameliyenin demokratik yönetim biçimine yönelen
beklentileri makulleştiren bir yanının olacağı inkâr edilemez. Daha da
önemlisi, küreselleşme diye tabir edilen ekonomik, siyasal, kültürel ve sosyal
çoklu süreçlerin biçimlendirdiği günümüz dünyasında bir taraftan demokrasiye olan talep artarken ve ondan beklentiler yükselirken, diğer taraftan
onun halk/demos, vatandaşlık gibi kurucu parametreleri ve devlet, şehir
gibi geleneksel mekanları artan şekilde aşınıyor. Yeni konjonktürde demokrasilerin
karşılaştığı bir diğer meydan okuma daha var: insan hayatını kontrol
eden güçlerin demokratik kontrolün etki alanının dışına çıkma istekleri.

Demokrasinin varoluşsal krizlerini bir anlık bir yana bırakarak ifade etmeliyim
ki bir mütevazı demokrasi, toplumların hayatında ne kadar elzem
ise; kadir-i mutlak, hak ve hürriyetleri temin noktasında tılsımlı meziyetler
atfedilen demokrasi (anlayışı) de bir o kadar aldatıcı olabilir. Modern
sistemler ve kavramlar dünyasında kendilerine atfedilen fevkalade maharetleriyle
insanları efsunlayan sadece demokrasi değildir elbet; benzeri ve
daha açık bir harikuladeliğin ekonominin yönetilmesi söz konusu olduğunda
gündeme geldiğini biliyoruz. Liberalizm diye adlandırılan pek maruf
ideolojiye göre, ekonomi çarkını en verimli şekilde işletebilme marifetinin
arkasındaki tılsımlı güç; ‘görünmez el’i şapkasından çıkaran serbest piyasa
mekanizmasından başkası değildir. Biçimsel rasyonellikle sınırlı olmakla
eleştirilse bile bu prensibin nasıl sihrinden arındırılarak zihnin ihata sınırları
içine çekildiğini ilgili literatür bize anlatıyor.

Diğer yandan serbest piyasanın marifetlerine ilişkin vaaz, başta eğitim
ve basın olmak üzere hemen her düzey ve alanda o kadar yaygınlaştı ki bu
vaaza karşı-argüman geliştirmek şöyle dursun, onu sorgulamak bile aklımızdan
geçmiyor. Bir kere serbest piyasa miti oluşunca, artık ekonomilerin
her veçhesiyle piyasalaşmasının önündeki engeller kalkarak nihayetinde insan
ve toplum hayatının neredeyse her yönüyle piyasalaştırdığını ancak geç
fark edebiliyoruz.

Neyse ki demokrasi söz konusu olduğunda eş düzeyli bir ‘gizli el’ sihriyle
muhatap değiliz: Demokrasiler insan ve toplum hayatını araçsallaştırarak
kolonileştirmek gibi bir kötülüğü meyyal değiller. Tam aksine demokrasilerin
aşınmak ve daha kötüsü beklentileri karşılayamamaktan kaynaklanan
bir itibar-kaybı riski var. Malum, demokrasi bireysel hak ve özgürlükler,
ekonomik kalkınma, toplumsal refah ve siyasal istikrar gibi bir takım yüksek
iyilere fevkalade ev sahipliği ve kaynaklık kapasitesiyle tanımlanıyor. Soğuk
savaş dönemi ve öncesinde demokrasi epiphenomenal bir olgu olarak; yani
bir alt yapıya muhtaciyeti olan sebep değil sonuç kategorisinde değerlendirilirken,
şimdilerde bu formül tersine çevrilmiş görünüyor: demokrasi
sebep; ekonomik refah, siyasal istikrar gibi kategoriler ise sonuç hanesine
kaydediliyor. Vaadin bu kadarı sonuçta demokrasiyi şöhreti kendinden çok
daha büyük olmak riskine maruz hale getiriyor. Baladaki/yukarıdaki bağlamda
ifade edildiğinde ‘görünmez el’ demokrasinin de içine girerek onu
hürriyetleri tesis etmek ve korumak konusunda bir dizi esrarengiz meziyetlerle
teçhiz edebiliyor. Türkiye siyasetinin önemli aktörlerinden birinin
şu beylik sözü bu noktada hatırlanabilir: ‘Demokrasilerde çare tükenmez’!
Eğer demokrasi her derde çare ise bu durumda demokrasi, yönetime ilişkin
ve yönetimle sınırlı bir rasyonel ilke veya araç olmaktan çıkmış, bir efsunlayan
sihirli fötre dönüşüvermiştir.

Demokrasiyi bu efsunlayan tılsımından arındırmak için atılması gere-
ken ilk adım elbette ki bu kavramı doğru tanımlamaktır. Bu tanım marifetiyle demokrasilerin sorun çözme, çare olabilme potansiyel ve kapasitelerine
ilişkin bir doğru haritayı elde edebiliriz. Öte yandan demokrasilerin çare
olabilme kapasiteleri de öze ilişkin behemehâl mevcut özellikleri değildir.
İçinde bulundukları dünyanın parametreleri değişim sürecine girdiğinde
demokrasilerin bundan etkilenmemeleri düşünülemez. Demokrasilerin
tanımlarına uygun işlevleri üstlenebilmeleri için kurucu bileşenlerine ev
sahipliği yapabilecek iklimin bulunması elzemdir. Şehir devletlerindeki
demokrasiyle ulus devletin ev sahipliğindeki demokrasi birbirinin aynısı
olmadığı gibi bugünün bir yönüyle bütünleşen diğer yönüyle parçalanan
küresel dünyasındaki demokrasilerin kapasite ve imkanlarının aynı olabilmesi
beklenmemelidir. Nitekim, halihazırda demokrasinin kurucu bileşenlerinden
iktidar/krasi ve halk /demos radikal şekilde çözülüp yeniden
tanımlanıyor; hatta halk/demos parametresinde olduğu gibi kimi zaman
buharlaşıyor.

Günümüz dünyasında özellikle Batı dünyasında demokrasilerin yüksek
değerle tavsif edilmeleri sadece onların bizatihi bir değer olmalarıyla değil,
aynı zamanda neo-liberal dalgayla ilişkilendirilebilir. Demokrasinin yüksek
kredisini kullanarak neo-liberal harita makinesinin liberalizmi merkeze
yerleştirerek dünyayı yeniden haritalaştırdığına müşahitleriz. Burada tam
bir ayartıcı durumun muhatabıyız. Genelde Batı-dışı dünyada ve özelde
ise Türkiye’de demokrasinin tılsımlı bir araca dönüşmesinin daha başka
nedenleri var: bu siyasal coğrafyalarda demokrasi ayartıcı bir aygıt konumunda
değil, aksine bir kurtarıcı mevkiindedir: Tam da kolonyal dönemi
idrak eden toplumlarda bağımsızlık ve milli iradeye atfedilen kurtarıcılıkta
olduğu gibi. Bu itibarla, demokrasiye atfedilen tılsımın ardında sadece tanımlama
zaaflarıyla sınırlandırılamayacak bir durum söz konusudur. “Halk
iradesi neden bu denli önem kazandı?” sorunsalını çözümlerken bir empati
gayreti elzem görünüyor. Böylesi bir ameliyenin bize demokrasiyi tılsımından
arındırırken daha ilham verici bir pencere açabileceğini umabiliriz.

Henüz çocukluk çağlarımızdayken akranlarımız arasında en çok birbirimize
sorduğumuz şu soru önceki nesillerden bize mirastı: “Ekmek mi
büyük yoksa sen mi?” Kimilerimizin pek haklı olarak tuhaf bulabileceği bu
soru esasen bir devrin can alıcı hikâyesini aydınlatabilecek ölçüde değerli ve
bu yazıda bir analoji aracı olacak kadar işlevseldir. Bizden önceki nesillerin
açlığın girdabına düştüklerinin bir göstereni olan bu soru aynı zamanda değerlerin
ne ölçüde algı ve ihtiyaçla yönetilip yönlendirildiğinin bir şahididir.

Demokrasi mi Büyük Yoksa Sen mi?

Demokrasilerin tarihi bin yılı aşkın bir geçmişe uzanıyor. Bu pek uzun
mazilerinde demokrasiler günümüzde eriştikleri itibar ve önemin ancak
çok azına mazhar olabildiler. Günümüzde demokrasiler hegemonik bir konumdadır:
minimal demokrasilerin biçimlendirici ilke statüsünde olmadığı
ülkelerin sayısı yok denecek kadar az. Oysaki geçmişlerinde demokrasiler
en iyi ihtimalle yönetim biçimlerinden biri unvanına sahipti; bir rakipsiz
konumda olmadılar hiç. Sözgelimi, siyaset biliminin babası kabul edilen
Aristo yönetim biçimlerini tasnif şeklinde değerlendirirken demokrasiyi şu
değer ölçütleriyle sıradanlaştırıyordu; bir yönetim biçiminin erdemi iktidarın kim tarafından değil, kim için kullanıldığına nazaran tezahür eder.
İktidarın kimlerin elinde olduğu meselesi ona göre hayati değil, tali önemdeydi.
Buna göre, demokrasi kendisine behemehâl üstünlük atfedilebilecek
bir özle tanımlanamaz.

Modernliğin değerlendirici haritasında demokrasinin mevkiinde çok
büyük değişiklik oldu; özellikle liberal demokrasiler soğuk savaş sonrası
dönemin en makbulü statüsüne yerleştiler. Bu eşsiz konuma demokrasileri
terfi ettiren nedenler arasında biri özellikle ön plana çıkıyordu: Modernleşme.

Diğer yandan modernleşmenin Batılı toplumlardaki tarihselliği ve tezahürüyle
Doğu toplumlarındakiler biri diğerinden köklü şekilde farklıdır:
o kadar ki bunlar bir kutupsal eksende yerleştirilmelidir. Bu hikâyelerin en
azından ana hatlarıyla tahkiyesi buralardaki demokrasilerin tarihselliklerinin
tespiti açısından elzemdir. Demokrasiyi ilgilendiren veçhesine bakıldığında
ve çok kabaca resmedildiğinde modernleşme süreci Batılı toplumlarda
şöyle bir tablo ortaya çıkardı: yatay ve dikey eksende büyüyen bir devlet
tablosu. Bu tabloda yatay eksende genişleyen devlet teşkilatlarıyla ve alt yapı
hizmetleriyle demos’un potansiyel veya gerçek üyelerinin imkanlarını artırıp
onların aynı zamanda bütünleşmelerini kolaylaştırırken; dikey eksendeki
hareketliliğiyle derinleşerek demosun haklarını çeşitlendirip artırıyordu.
Devletteki bu ikiz ve iki yönlü hareketin biri diğeriyle bağlantılı önemli sonuçları
oldu: imkânlarla donanımlı bir vatandaşlık kurumunun gelişmesi;
bu kurum ve imkanlar aracılığıyla halkın artan şekilde bütünleşmesi, siyasal
iktidarın halk rızasına sabitlenmesi ve böylelikle halkın kendi kendisinin
efendisi olması. Dikey eksendeki hareketlilik ise hakların çeşitlenmesi ve
özgürlüklerin artması anlamına geliyordu. Yatay ve dikey istikametli dinamizmin
doğurduğu büyük kapasiteli devlet otoriterlik istikametinde değil,
haklar ve özgürlükler rejimine ev-sahipliği yönünde bir yol izledi. Böylesi
bir ortamda demokrasi bir tahakkümden kurtuluşun değil, halkın ortak iradesini
tezahür ettiren bir araç işlevi görmüştür.

Demokrasi açısından değerlendirdiğimizde modernleşmenin Doğulu
toplumlardaki tezahürü Batılı toplumlarınkinin tam karşı kutbunda
konumlandı. Türkiye özelinde/örneğinde değerlendirdiğimizde Doğulu
toplumlarda modernleşme aktörlüğünü üstlenen devletin her iki yönlü
hareketi de özyönetim ilkesi olan demokrasi açısından tam bir hayal kırıklığını
ifade eder. Yatay eksendeki dinamizmi ve genişlemesi devletin
totaliter eğilimlerinin bir tezahürüyken, dikey eksende derinleşmesi onun
daha baskıcı, daha mütehakkim olması demekti. Şekil açısından bu devlet
Batılı muadillerini andırıyordu; ama içeriği, topluma yansıyan sonuçları
açısından onlarla karşıtlık içindeydi. Yeni kimlik ihdasını öngören ve
bunu milli irade adı altında meşrulaştıran modernleştirici devletin yatay
eksendeki hareketliliği halk açısından daha fazla imkan değil daha fazla
tahakküm demekti: çünkü devlet toplumsal ve tarihsel kimlikleri ötekileştirerek
dışlayıp onların yerine yeni bir kimliği “modern kimliği” bir toplumsal
mühendislikle topluma empoze etmeyi hedefliyordu: Bunun diğer
adı asimilasyondur veya mankurtlaştırmaktır. Kemalizm bu iki projeyi de
gerçekleştirmeyi yüksek siyaset olarak kodlamış ideolojinin adıdır. Böylesi bir ortamda demokrasinin devleti yönetmek iradesi, ortak iyiyi tespit etme
ameliyesi olmaktan çok devlet müdahalesinden kurtulmayı hedeflediğini
görebiliriz. Batılı toplumlarda demokrasi halk iradesinin tecelli aracıyken
neden Türkiye toplumu gibi Doğulu toplumlarda bir sığınak, bir Nuh gemisi
gibi kurtarıcı olarak algılandığını bu noktada daha iyi idrak edebiliriz.
Demokrasi talebinin arkasında baskıcı, yasakçı, otoriter ve totoliter eğilimli
bir devlet yapılanmasına itiraz var burada. Tam da bu noktada Türkiye’de
demokratikleşme süreçlerinin modernleştirici devletin ehlileştirilmesini ve
devletin ulusçu kodundan arındırılmasını gerektirirken Batılı toplumlarda
devlet yapılanmasının aşınması, demokrasilerin mekansızlaşması şeklinde
anlamlandırılması oldukça anlamlıdır. Gene tek parti öncesi Türkiye
toplumundaki demokrasi talebinin bu dönemdekiyle kıyaslanamaz şekilde
yükselişi sadece toplumun tufeyli oluşuyla izah edilemez. Bu devrin baskıcı
karakteri demokrasiyi bir Nuh’un Gemisi mesabesine taşımıştır. Demokrat
Parti’ye ve demokratlığa yüklenen yüksek değer, devleti yönetme arzusundan
çok otoriterliğe duyulan bir tepkinin ve bir direnişin ifadesidir.

İşte demokrasinin efsunlayan tarafı bu kurtarıcılığıyla ilişkilendirilebilir;
kurtarıcıya duyulan şiddetli ihtiyaç onu, yani demokrasiyi insan özgürlüklerin
baş tedarikçisi ve kaynağı mevkiine yükseltmekle kalmadı, her
alanda ve yerde aranması, tesis edilmesi gereken bizatihi değer, bir mucizevi
tiryaka dönüştürdü. Ancak burada önemli bir sorunla karşılaşıyoruz: O da
demokrasiyi anlamak yerine ona yüksek anlamlar atfetmek. Oysa ki, insan
özgürlükleri meselesi artık demokrasinin mecrasıyla ve ihata alanıyla sınırlı
değil. Bu noktayı açıklığa kavuşturabilmek için demokrasiyi yeniden tanımlamak
gerekiyor.

Demokrasinin tanımını yeniden hatırlamak

Etimolojik çözümlemesi açısından demokrasinin iki bilişeni var: 1-
Bunlar halk anlamında demos ve 2- yönetim, iktidar anlamında krasidir.
Halk ve yönetim/iktidarın bulunmadığı bir yerde demokrasi bir anlamsız
kategoriye döner. Bu yönüyle demokrasi ortaklaşarak yaşayan, ortak kaderi
paylaşan insanların öz yönetim ilkesi diye görülebilir. Mücerret hayat yaşayan,
itikâfa çekilenler için bile demokrasiyi bir elzem veya işe yarar ilke
diye değerlendirmek esasen onu muğlaklaştırır. Bu durumda eğer iktidar
diye tarif edebileceğimiz toplum hayatını etkileyen, şekillendiren güçlerin
kontrolü demokrasinin araçlarıyla kontrol edilebilir olmaktan gittikçe
uzaklaşıyorsa, bu durumda demokrasi mücadelesi halkı özneleştirme, kendi
kaderine hükmedebilme mücadelesi olmaktan çıkıyor demektir. Diğer yandan
halk fantazmagorik bir kategoriye dönüşüyor ise, yani bir cihette var
diğer cihette varlığı şüpheli bir varlığa dönüşüyor ise, bu durumda da olsa
olsa liberalleşmeden söz edebiliriz; ama demokrasiden değil.

Bu değerlendirme çerçevesinde günümüz dünyasına baktığımızda iki
hakim sürecin işbaşında olduğunu görürüz: 1-İktidar belirli merkezlerin,
özellikle devletin, tekelinden çıkıyor: iktidar daha çok adem-i merkezileşmekle
kalmıyor, aynı zamanda bir cebir kuvveti olmaktan uzaklaşarak
cezbedici bir kılıfa bürünüyor. Daha açık ifadeyle artık iktidar; hükümet,
ordu, polis, baba gibi müşahhas merkezlerin elinde toplanmış görünen bir güç değil, medya ağları, sanal akışlar, piyasa gibi daha mücerret süreçlerde
kendini gizliyor.

Diğer yandan piyasanın ve kâr prensibinin yönetip yönlendirdiği günümüz
küreselleşen dünyasında devletle birey arasına sivil toplum kuruluşlarından
çok bu iş dünyasını yönlendiren işveren grupları, şirketler, holdingler
vakıf üniversiteleri vs giriyor. Bu tür organlar insan hayatının gittikçe daha
fazla alanına nüfuz ediyorlar. Bu kariyer merkezleri, kişi hayatını demokratik
kontrole açık olmayan bir şekilde yönetip yönlendiriyor.

Cebrî, aşikar olan iktidara karşı mücadele eden gruplar, cemaatler, sınıflar
cazibesiyle efsunlayan yumuşak iktidarın kucağına birer birer düşüyor.

Bitirirken

Demokrasi mücadelesi, iktidar müşahhas ve temerküz etmiş bir vaziyette
iken, halkın ortak iradesini hakim kılan bir yüksek sistem, hak ve özgürlükleri
temin konusunda yüksek kapasitesi ve potansiyeliyle ön-plana çıkarken,
günümüzde büyük bir meydan okumayla karşı karşıyadır. Eğer bugün
özgürleşeceksek; bu öncelikle günümüzde nasıl bir iktidarla muhatap olduğumuzu
bize gösterecek işleklikte zihne, ona karşı kendimizi koruyacak
imana ve varlığımızı devam ettireceğimiz sefine olarak “biz”e, yani halkın
yeni versiyonu cemaate ihtiyacımız var. Bu yazının tavafının tamamlanabilmesi
ve içinin doldurulması için önemli muhtaciyeti var; ama umuyoruz
ki sözünü ettiği meselenin okurlarınca üzerinde yeniden düşünülmesi ve
müzakeresinde küçük de olsa bir katkısı olur.

Özet

Bu yazı iki mühim noktaya işaret etmektedir: Bunlardan ilki mucizevi
bir ilaç gibi insanlığın çoğu derdine deva diye algılanan demokrasiyi
doğru yerine konumlandırarak onu bu tılsımından arındırmaktır. İkincisi
ise demokrasinin çözeceğini varsaydığımız sorunlara ve sorun merkezlerine
odaklanırken, insanoğlunu yeniden ve farklı şekillerde kuşatan, onu
tahakküm altına alan yeni dinamik ve gelişmelere işaret ederek bunların
ıskalanma tehlikesine dikkat çekmektir.

Anahtar Kelimeler

Demokrasi, modernleşme, liberalizm, iktidar, özgürlükler

Abstract

This essay has two important remarks: One is to purge democracy, which
has been presented so far as a medicine healing all diseases, of its charm by
putting it to the right position. The Other remark is to draw attention to
the danger of missing new dynamics and developments that encircle human beings once again in new forms which dominate them tyrannically when we
concentrate on the problem centers and the problems that we assume to be
solved by democracy.

Key Words

Democracy, modernization, liberalism, power, freedoms