İnsan, sosyal bir varlık olmak ve tarihinin bilinen en eski
çağlarından beri toplu halde yaşamakla beraber, bu topluluğun "millet
karakterini’ alması yakın çağın bir ürünüdür.

Millet fikrinin, Fransız İnkılabı
ile çağdaş olarak ortaya çıktığı ve onun da etkisiye önce Avrupa’ya, sonra
dünyanın diğer bölgelerine yayıldığı bilinmektedir. Fransız İhtilalinin getirmiş
olduğu milliyetçilik anlayışı, milleti ırk, dil ve din benzerliği gibi bir takım
objektif faktörlere dayandırmaktaydı. Bu görüşe göre millet, aynı ırktan gelen,
aynı dili konuşan ve aynı dine inanan insanların meydana getirdiği topluluktur.
Bu miliyetçilik anlayışı egemen güçler tarafından emperyalist amaçlarla ortaya
çıkarılmış Darvinist düşünceyle yoğrulmuş bir anlayıştır. Bütün bu oluşumlar
içinde Türk milliyetçiliği savaş sonunda ortaya çıkan bir çok "milliyetçi"
yönetiminden biri ve birincisidir. Ama Batıdaki emperyalizme nisbet için ortaya
çıkmıştır. Diğer rejimler Avrupa sistemi içinde Avrupa’ya egemen olmaya
uğraşırkan, sözde Türk milliyetçiliği Avrupa sistemine yabancı bir ülkede ve o
sistemin egemenliğinden kurtulmak için savaşmıştır. Atatükçü anlayışta milliyet
bir milletin fertleri arasındaki birlikte yaşama duygusuna, bir ortak kültüre,
bir ruh birliğine dayanmaktadır. Türkiye bazında ırkçılığı irdelemeye çalışırken
Türkiye’deki ırkçılığın mevcut milliyetçilik anlayışma zıt, hayalci ve maceracı
bir politika olduğu anlatılmaya çalışılacaktır.

Objektif unsurlardan (ırk, dil,
din) oluşan milliyetçilik anlayışında milliyetçi, kendi milliyeti dışındaki
insanlarla gerçek ya da potansiyel sorunu olan bir insandır. Çünkü
milliyetçilik, bir üstünlük iddiasını ya da en masum şekliyle bir "dışlayıcılık"
tavrını içerer. İnsanın bir milliyette doğması kaçınılmaz bir durum olmakla
beraber, başka türlüsü olamayacak bir şeydir. Ama kişinin milliyetini topluma
veya başka toplumlara dikte etmeye çalışması anlamsızdır. Şöyle bir örnekle
devam edersek milliyetçi kendinden başkasının ağzını veya burnunu beğenmeyen
birine benzer. Çoğu zaman da beğenmediği bu ağız ve burunları düzeltme yolunda
kendine göre anlaşılır nedenler vardır.

Milliyetçilik akımı çok uluslu Osmanlı İmparatorluğunun temellerini sarsınca Osmanlıcılık ve İslâmcılık anmayışları
zayıflamış bütünleştirici ilke olarak Türkçülük gündeme gelmiştir. Bu akımın
Avrupa’dan Türkiye’ye taşıyan Jön Türkler olmuştur. Zaten Balkanlardaki
milliyetçilik hakeketlerinden olağanüstü etkilenmiş bu insanların gözünde
Hıristiyanların ve Arapların ayrılmasından sonra kalan bağlayıcı olarak
düşünülen tek seçenek Türkçülük oluyordu. Böylece dış etmenlerin etkisiyle Türk
ve Müslüman doğunun çekiciliğiyle gelişim sürecine giren sınırlar ötesi
Türkçülük ya da yeni adıyla Turancılık başladı. Türkçülük anlatımını, Rusya’da
yaşayan Tatarlar da dahil olmak üzere Türkiye, Kafkasya, Türkistan ve
Afganistan’dan birleşik bir Turan birliğinin oluşması çabasında buldu. (Hans
Kohn, Türk Milliyetçiliği "ç.: Ali Çetinkaya", İst. Hilmi Kitabevi 1994. s. 36.).
Yeni politika, doğası gereği saldırgan olmak zorundaydı ve
buraların ele geçirilmesi gerekiyordu. Savaş ve savaşta Rus Çarlığının yıkılması
bu yayılmacı umutları güçlendirdi. Her ne kadar Türkçülük akımını yaymaya
çalışan Jön Türkler, Turancılık fikrini benimsetmeye çalışmışlarsa da bu
fikirlerini halktan çekindiklerinden dolayı açıkça söyleyememişlerdir.
Osmanlıcılık, İslâmcılık ve Türkçülüğün üçlü kıskacından kurtulamamışlardır.

Osmanlı devletinde gerçekte Batılılaşmanın ürünü olan Jön Tükler İttihat ve
Terakkî Türkçülüğünü, daha doğrusu ırkçılık kokan ve Alman emperyalizmine alet
olan Turancılığı milliyetçilik ideolojisine dönüştürdüler. Bunun da ülke
içerisinde bir çok zararlı etkileri olmuştur.

Görüldüğü gibi Osmanlının son
dönemlerinde ülkeye giren milliyetçilik akımı Türkiye Cumhuriyetinde de izlerini
devam ettirmekte ve olumsuz sonuçlar doğurmaktadır.

Gerek günümüzde, gerekse
Osmanlının son dönemlerinde ırkçılık birleştirici unsurlara olan bağlılığın
zayıflamasıyla ortaya çıkmıştır. Irkçılığın bir kimlik çerçevesi ve bir iman
kaynağı olarak çalışmasını önlemenin tek yolu kuvvetli bir müşterek kültür
kurmak olacaktır. Fakat ne yazık ki, derin mânâda insanın günlük yaşayışına
nüfuz eden değerlerin kabul edilmesi anlamında holojen bir kültürden bahsetmek
mümkün değildir.

Neresinden bakılırsa bakılsın ırkçılık kötü ve zararlı bir
ideolojidir. Irkçılık kötüdür. Zira dış münasebetleri bakımından Türkiye’yi çok
nazik ve tehlikeli durumlara sürükleyebilir. Irkçılık siyasi bakımdan
zararlıdır. Zira çok zaman faşizmden ayrı yaşayamaz. Irkçılık fenadır. Çünkü
beraberinde azınlıkların baskı altında tutulamasını emredici bir tutum
getirmektedir.

Milliyetçi ideoloji dünyanın her yerinde çelişkili olmak
zorundadır. Bunun başlıca nedeni her türlü milliyetçiliğin "çiliğini" yaptığı
"milliyeti" abarlıtı biçimde övmesi ve yüceltmesi, dünyanın merkezine koyması,
dünyaya ve insanlığa o merkezin çıkarları açısından bakmasıdır. Bu yanlış bir
anlayıştır. Milliyetçi ideolojilerin varsaydığı "üstün milletler" yoktur.
Tarihin her döneminde ortaya çıkan, çeşitli başarılar gösteren milletler
olmuştur. Karşılaştıkları sorunlara bütün insanlığı da ilgilendiren cevaplar
vermeyi başarmış milletler de olmuştur. Ama bu örnekler bazı milletlerde seçkin
bir üstünlük olduğunu kanıtlayamaz. Milletler kadar evrensel konjoktürler de
önemlidir. Bir milletin dünya uygarlığına kattığı değerler, başka milletler
tarafından da alınabilir, özümlenebilir, aşılabilir. Ayrıca kendi üstünlüğü
inancından hareket ederek bunu başkalarına empoze etmeye çalışan milletler, o
başkalarıyla birlikte kendi başkalarına da felâket getirmişlerdir.

Dünyanın her
yerinde çelişkili olmakla birlikte bazı milletlerin milliyetçilikleri, o
milletlerin yaşadığı tarihlerin sonucu olarak daha da çelişkili olmak
zorundadır. Türkiye de bu kategoriye giriyor. "Türk milliyetçiliği" yapmak zor
bir şey, çünkü Türkiye’nin millî bir tarihi yoktur.

Türkiye Cumhuriyeti adıyla
bilinen ülkemizin üzerinde yaşayan bizler, Osmanlı toplumunun mirasçılarıyız.
Osmanlı tarihi ise klâsik anlamda "millî" değildir. Bu büyük devletin sınırları
arasında yaşayan Türkler bir tür "ana unsur" sayılabilir, ama geniş Osmanlı
uygarlığına ve kültürüne Türklerin katkısı ötekilere göre daha sınırlıdır. Başka
yerlerde olduğu gibi Türkiye’de de milliyetçi sağcılar askerî güce, askerî
başarı ve kahramanlığa büyük değer verirler. Türk milliyetçiliğinde "askeri
değerler" hâlâ son derece önemli bir yer tutar. Osmanlı devletinde, doğrusu uzun
süreli askerî başarılar vardır. Gel gelelim, bu başarıları bütünüyle "Türk"lere
mal etmek güçtür. Çünkü çok erken dönemlerden itibaren o başarıların sahibi olan
ordunun temel gücü gayriTürk’tür.

Devşirme sistemiyle Müslümanlaştırılmış Acemi
Ocağından geçerek Kapıkulu Askerinin çeşitli sınıflarını doldurmuş
Hıristiyanlardır. Dolayısıyla Osmanlının askerî başarılarını "asil Türk kanınâ"
bağlamak mümkün değildir.

Aynı durum devletin genel yönetimi için de geçerlidir.
Osmanlı devletinin en belirleyici olmuş devlet adamlarının bir çoğu ayrı
kökenlerden gelmedir. Gedik Ahmet Paşa Rumdur, Mahmut Paşa Rum ya da Sırptır,
Damat Makbul İbrahim Paşa Rum, Rüstem Paşa Hırvat, Sokullu Mehmet Paşa
Boşnaktır. Duraklama Döneminden sonra devşirme sistemi yozlaşmaya başlarken,
saraya alınmış Kafkas kökenli köleler, kulların yerine geçmeye başlar. Böylece
belirleyici devlet adamları Çerkes, Abaza ve Gürcüler arasından çıkar.

Aslında
Osmanlı Hanedanının kendisi de teknik anlamda Türk değildir. Aşağı yukarı bütün
padişahların anneleri gayri Türk ve gayri Müslüman cariyelerdir. Çağın mantığı
bakımından bunda yadırganacak bir şey yoktur. Çünkü Avrupa’nın tüm hanedanları
da karşılıklı kız alıp vermiş ve ulusal saflığını koruyan hiçbir hanedan
kalmamıştır. Irkçı yanı ağır basan bir milliyetçilik açısından bakıldığında
Osmanlı toplumu, içinde yeşerip gelişen kültürde, millî değildir. En büyük
Osmanlı mimarı olan Sinan Türk asıllı değildir. Müzik aynı şekilde bu
topraklarda yaşayan bütün halkların eşdeğer katkılarıyla oluşmuştur. Makamların
adlarında bile "Hicaz, Acem, Irak" kendilerini belli eder. Millî dile dayandığı
için her zaman daha millî olması gereken edebiyata gelince, zaten Osmanlı
dilinin kendisi tam olarak millî sayılmaz. Ayrıca âruz ölçüsünden söz
sanatlarına Osmanlı şiiri, yâni edebiyatın temeli Arap ve Fars şiirlerinde
özellikle Fars edebiyatının hegemonyası altındadır.

Sonuç olarak böyle bir
tarihte Türk milliyetçiliği yapmak zordur. Gerçek tarihte yaşananlar, "Türk"
vurgulu bir milliyetçiliğe uygun malzeme vermez. Irkçılık anlamında
milliyetçilik yapmak insanların tüm çabalarını boşa çıkarır. İfade edildiği gibi
saf ırk yoktur.

"Türklük" temeline bağlı bir milliyetçilik, var olan bir çok
milliyetçilik modelinden de daha çelişkili bir ideolojidir. Öyle ki, bu tür
milliyetçiliği bugünün Türkiye Cumhuriyetinde yapmak, Türklerin yoğun olduğu
başka yerlerde yapmaktan bile daha güçtür.

Örneğin Kırgızistan’da "Kırgız kanı"
temelinde bir ırkçı milliyetçi ideoloji daha anlamlı olabilir. Çünkü orası
görünüşte çok daha izole bir yerdir ve insanlar arasmda fazla bir karışma
olmadığını tahmin edebiliriz. Türkiye’de ise kimin kiminle karışmış olduğunu
bilmek ne mümkün, ne de anlamlıdır. Bu durum Türk kanı kavramına önem verenler
açısından acı. Kendi dogmatik ideolojileri dışında bu kavramm geçerliliğini
bulabilecekleri bir yer yok—ne geçmişte ne gelecekte.