Justice and the True Lawgiver

Adalet; hak, kanun, kuvvet, bilgi gibi unsurları da içinde barındıran külli bir
kavramdır. Adalet; ahlak ile pek çok sıfat ve isimlerin mükemmelliğini ifade eden
manevi bir sıfattır. Adaletin bu kapsayıcı yapısının kavranabilmesi ve tahakkuku
için külli bir nazar, külli bir ilim, külli bir kudret gerekmektedir. Böyle bir
bakış, ilim ve kudret; ancak İlahi olabilir.

Adaletin Önemi

Adalet ileride de değinileceği gibi hakkın tespit ve tahakkuku olduğundan kâinatın
ve kâinattaki her bir mahlûkatın yaratılmasında esas alınan bir ölçüdür. Ve esasen
"Hakk" ismine, en ziyade mazhar olan insanla ilgilidir. Bu mazhariyetten dolayı
insanın bireysel ve toplumsal varlığının her anında ve her aşamasında adaletle karşı
karşıya olduğunu görüyoruz. Bireysel ve toplumsal hayatın her anında ve her aşamasında
hak ve adalete riayet her yönüyle terakki ve tekâmül; riayetsizlik ise tedenni ve
kusur getirmektedir. Adalet o kadar önemlidir ki, Kur'an-ı Kerim'in dört gayesinden
biridir; ve her sure, ayet ve kelimesine sinmiştir. Kur'an'ın diğer iki gayesi olan
peygamberlik müessesesinin varlık ve gerekliliği ile ahiret hayatının varlık ve
gerekliliği dahi adalete dayandırılmıştır. O kadar önemlidir ki, "Mülk küfür üzerine
devam eder, ancak zulüm üzerine devam etmez" hadis-i şerifinde vurgulandığı üzere
Allah kendisini inkâr eden kâfirin, varlığına ve saltanatının devamına tahammül
gösterirken, adil olmayan birinin varlığına ve saltanatına tahammül göstermemektedir.
Bu hakikati Hud Suresi'nin 117. ayeti "Yoksa senin Rabb'in, halkı (biri birine karşı)
dürüst davranmadıkları sürece, bir toplumu (sırf) (çarpık inançları) yüzünden asla
helak etmez." şeklinde dile getirmektedir. Ayeti yorumlayan büyük müfessir Fahreddin-i
Razi şöyle demektedir: "Hiçbir toplumun başına, sırf inanç düzleminde şirk ve küfür
içinde olmaları yüzünden bu dünyada yok edici türden cezalandırıcı bir azap gelmez;
bu kabil bir ceza toplumun başına, ancak toplumun insanları (birbirlerine karşı)
ısrarla haksızlık yaptıkları; (başkalarının) hukukunu, hayatını ve onurunu tehlikeye
sokacak tarzda, insanlık dışı, ahlak dışı davrandıkları zaman gelir." Adaletsizliğin
karşılığının çok çabuk görüldüğüne değinen değerli hukukçumuz Mustafa Reşit Karahasan,
"Türk Borçlar Hukuku" isimli kitabında; "Bir ulusun ordusu bozuk olabilir. Savaşa
girmedikçe bu durum meydana çıkmaz; Ulusal eğitimi bozuk olabilir. Bunun acısı da
ancak bir nesillik zaman geçince kendini gösterir. Ekonomisi bozuksa, ulus, yıllar
yılı bir sefalet içinde sürüklenir. Ama adalet bozuksa, halk adalete inanmamaya
başlarsa, kargaşa çabucak kendini gösterir; herkes hakkını kendi almaya kalkar ve
toplum da dağılır, batar, çöker." demektedir. Adaletin bu öneminden ötürü, Cenab­ı
Hakk ve Adil-i Mutlak olan Allah, adaleti, insanlığın ortak paydası yapmak, maruf
hükmüne geçirmek için insan fıtratına adalet duygusunu yerleştirmiş; bununla da
yetinmemiş, insanlığa gönderdiği tüm peygamberlerinin ve kitaplarının ana konularından
biri yapmıştır. Bu sebeple adalet, ortak payda ve maruf hükmünü almıştır.

Gerçek Kanun Koyucu

"Adalet külli bir kavramdır, dolayısıyla her şeyi ihata edecek bir nazar gereklidir,"
dedik. Yine adaletin önemine vurgu yaptık. Bu kadar önemli olan ve külli bir nazar
isteyen adaletin tespit ve tahakkukunda belirleyici aktörü bulmak önem arz etmektedir.
İsterseniz adalet hususunda belirleyici aktörü bulmak için, adalet kavramının kendisine
başvuralım. Öncelikle adaletin tarifinden yola çıkalım:

Adalet; haklıya hakkının verilmesidir. Hak ise; hukuken korunan menfaattir.

Adaletin bu tarifinde özellikle iki kavram öne çıkmaktadır. Bunlardan birincisi
hak sahibi, diğeri de hak sahibinin menfaatinin ne olduğunu gösteren hukuk. Burada
bir belirsizlik bulunmaktadır. Hak sahibini anladık da, hak sahibinin menfaatinin
ne olduğu, miktarının ne kadar olacağını kim belirleyecek? Hangi ölçüye göre belirlenecek?
Mesela yürürlükteki hukuk (A) için 2 ölçek, (B) için 3 ölçek verilmesini ön görmüşse,
bu ölçüye göre yapılacak dağıtım adaleti gerçekleştirecek midir? Taraflar bu paylaşıma
razı olacak mıdır? Bunun cevabı, kanunu düzenleyene göre değişecektir. Yani adalet
kavramı, en nihayetinde gelip kanun koyucuya dayanmaktadır. Kanun koyucu öyle özelliklere
sahip olmalı ki, kanunda ön gördüğü tevziat hem adaleti gerçekleştirmeli, hem de
taraflar itiraz edememeli. Öyleyse önce kanun koyabilecek kişinin niteliklerini
tespit etmeliyiz.

Kanunu koyacak kişi;

A­ Hak sahibi olan insanı tanımalıdır. Yani hak sahibinin tüm zahiri organlarını
ve terkibini, tüm batını cihazlarını ve unsurlarını, görevlerini, inkişaf yönlerini,
kemal noktalarını ve bu kemal noktaya vasıl olmak için duydukları ihtiyaçları bilmelidir.

B­ Tevzi edilecek menfaatte kendisinin ihtiyacı bulunmamalı, keza yakınları olmamalıdır.
Zira kendi ihtiyacı varsa, yakınları bulunuyorsa, o zaman yapılacak kanunda kendini
ve yakınlarını kollama ihtimali belirecek, bu da kanuna şüpheyle bakılmasına sebep
olacaktır.

C­ Güçlü menfaat sahiplerinin yapılacak kanunda kendilerini kollaması için başvuracakları
kuvvet, vaat edecekleri menfaati kaale almayacak, itibar göstermeyecek derecede
kuvvet ve zenginlik sahibi olmalı.

D- Yapacağı kanunla insanları belli değerlere yönlendirmeli, onları bu değerler
etrafında kümelendirmelidir.

E­ İnsanın, kainatta, dünyada ve diğer insanlar yanında yerini ve statüsünü bilmeli,
uygun rolüne göre hak ve mükellefiyetler koymalıdır

F­ İnsanın aldığı hizmetler için ödediği karşılık ücrettir. Aldığı hizmet dışında
uhdesinde bulundurduğu maldan infak yapmasını şart koşmak, o malda sahipliği gerektirir.
Böyle bir statüsü olmalı.

G­ Ânı yaşayan insan, mazi ve müstakbel ile alakadardır. Şimdi bulunduğu anın
şartlarını belirlemede, geçmiş insanların tasarruf ve tavrı etkiliyken, gelecekte
yaşayacak insanların bulunacakları şartları, kendisinin ve zamandaşlarının tavır
ve tasarrufları belirleyecektir. Dolayısı ile hak ve mükellefiyeti belirleyecek
kişinin nazarı, geçmişi, ânı ve geleceği dahi görmelidir.

Adil bir kanun koyucuyu bulmada baş vuracağımız isim ve sıfatları saymaya kalkarsak
alfabedeki harflerin yetmeyeceğinden emin olabilirsiniz. Peki şimdiye kadar saydığımız
özellikler gerçek kanun koyucuyu teşhis etmede yeterli midir? Ben yeterli olduğu
kanaatindeyim.

Yukarıdaki bentlerde ele aldığımız özelliklere göre insan için düzenleme yapacak
gerçek kanun koyucu, insanla ilgili tüm bilgiye sahip; yani Alim olmalı. Oysa zamanımızda
insan için meçhul tabiri kullanılmaktadır. (bkz. Aleksi Carrel'in, İnsan Denilen
Meçhul) Kanunun düzenlediği hususlarda kendi menfaati olmayacak, ihtiyacı bulunmayacak;
yani Ganiyy olacak. Yakınlıktan azade bulunacak; yani Ferd olacak. Güç sahibi başkalarının
gücünden çekinmeyecek, gerektiğinde onların tamamını alt edecek gücü bulunacak;
yani Kadir olacak. İnsanlar için değer belirleyebilecek; yani Rabb olacak. İnsanın
kainatla ilişkisini tesis açısından İlah, dünyadaki diğer varlıklarla ilişkisini
tesis açısından Rahman ve insanlarla ilişkisini tesis açısından da Rahim olacak.
İnsanların kullanımında olan eşyanın Maliki; geçmişi, geleceği ve ânı tutacak nazar
sahibi bulunacak; yani Evvel ve Ahir olacaktır. Bu özelliklere sahip Allah'tan başkası
olamaz.

Bu sonuç hukuk felsefesiyle ilgilenen bilim adamlarının kahir ekseriyetinin görüşüdür.
Bu görüşü Prof. Anıl Çeçen'in "Adalet Kavramı" isimli kitabındaki şu cümle çok güzel
özetlemektedir: "Tüm insan topluluklarının sayısız üyeleriyle gönülden benimseyerek
katılacakları ülküsel bir adalet kavramı yalnızca tanrıbilimsel bir kaynağa veya
ussal bir düşünceye dayanılarak ileri sürülebilir."

Değer, Toplum ve Alim

Gerçek kanun koyucunun Allah olduğu sonucuna ulaştık. Peygamberlerin gönderildiği
dönemde, Allah'ın kanun koyma işlevi, peygamberler aracılığıyla, toplumun seviyesi,
menfaati, temayülü ve alışkanlıkları nazara alınarak, kimi zaman vahiy yoluyla,
kimi zaman da peygamberin içtihat yapmasıyla gerçekleşiyordu. Bu konuda bir problem
yoktu. Peki artık peygamber gönderilmeyeceğine göre bu iş nasıl halledilecektir?
Yani adaleti tahakkuk ettirecek kanunları nasıl elde edeceğiz? Bu kanunları bize
kim verecek? Bu sorunun cevabı özet olarak "vazedilmiş değerler, toplum ve alimdir."
Bunu açarsak:

İlk olarak, yapılacak kanunlar dinin vazettiği, koruduğu değerlere aykırı olmayacaktır.
İslam alimleri, vazedilen ve korunan değerleri; canın, malın, neslin, dinin ve aklın
korunması şeklinde sıralamışlardır. Bugünkü terminolojiye çevirirsek yaşama hakkı,
mülkiyet hakkı, ailenin korunması, düşünce hürriyeti, din ve vicdan özgürlüğüdür.
Yani kısaca temel hak ve özgürlüklerdir ki, bugün tüm modern toplumların anayasalarında
bu hak ve özgürlükler koruma altına alınmıştır. İşte yapılacak kanunlarla bu hak
ve özgürlükler kısıtlanmayacak, ortadan kaldırılmayacaktır.

İkinci olarak, kanun yapmada belirleyici özne toplumdur. Bu peygamber gönderildiği
dönemde de, şimdide aynıdır, değişmemiştir; değişmeyecektir. Yani yapılacak kanunlarda
toplumun seviyesi, menfaati, temayülü ve alışkanlıkları nazara alınacaktır. Toplumun
belirleyici özne olduğuna peygamberler döneminden örnekler verelim. Bilindiği gibi
Tevrat'ta deve eti haram kılınmıştır. Bunun nedeni Hz. Yakup (a.s.m.) bir hastalığa
tutulunca, bu hastalığın geçmesi halinde deve eti yemeyeceğini nezretmiş, akabinde
hastalıktan şifa bulunca, ömrünün sonuna kadar bir daha deve eti yememiştir. Yahudi
toplumu, Hz. Yakub'a hürmeten deve eti yemeyince, gelen vahiy, onların bu temayülüne
ınkıyad ederek deve etini yemeyi yasaklamıştır. Yine bilindiği gibi Hz. Peygamber
teravih namazının mescitte cemaatle kılınmasına vahiyle farz kılınır endişesiyle
cevaz vermemiştir. Keza bir hadisinde "Size farz kılınacağından endişe etmeseydim,
her namazdan önce misvak kullanmanızı emrederdim." demiştir. Toplumun alışkanlıklarının
temel değerlere aykırı olması halinde bile nazara alındığını, Kur'an'da içkinin
tedrici olarak üç aşamada haram kılınmasında da görmekteyiz.

Üçüncü olarak, alim unsuru devreye girmektedir. Alimler peygamberlerin varisleri
olarak vahyin ortaya koyduğu değerleri ve kanunun tatbik edileceği toplumun durumunu
nazara alarak, Allah'ın irade ve arzusunun hangi noktada tahakkuk ettiğini içtihat
edeceklerdir. Alimlerin bu içtihatlarının geçerliliği, toplumun kabulüne bağlıdır.

Bu izah edilen hususların bugün için modern toplumların kanun yapma ölçü ve müesseseleriyle
uyuştuğu kanaatindeyim. Sorun, adaleti gerçekleştirme yönündeki İslam Hukuk Tarihi
müesseseleri ve terminolojisinin, bugünkü müessese ve terminolojiyle ifade edilmesinde
yatmaktadır. Bu uyarlama, özellikle belirtmek gerekir, ilahiyatçıların değil; hukuk
felsefesi, hukuk sosyolojisi ve hukuk tarihini bilen Müslüman hukukçuların gayretini
gerektirmektedir.

Sonuç

Adalet, bütün kainatı en azam derecede ihata eden bir gerçek. Kainatın küçük
bir numunesi olan insanın da en büyük bir gerçeği. Kainat zorunlu olarak adaleti
bihakkın yaşamakta. İnsanın da, iradesiyle, tercihiyle adaleti yaşaması gerekmektedir.
İnsanın aksi davranışı, hem kendisinin, hem de kainatın dengesini bozmakta, karşılığını
da çabucak görmektedir. Allah'ın "İlah, Rabb ve Malik" gibi unvan ve isimleri adaleti
gerektirmekte ve gerçekleştirmektedir. Toplumlarda haksızlıklarını adalet diye yutturmaya
kalkan kişi ve gruplar, bunu gerçekleştirmek için Allah'ın bu isim ve unvanlarını
çalmakta, kendilerine takarak bu haksızlıkları gerçekleştirmektedirler. Tarih, kendini
ilah unvanıyla tanıtıp, toplumu istibdadı altına alan Nemrut ve Firavunları; kendini
Malik unvanıyla tanıtıp, insanları sömüren Karunları; kendini Rabb unvanı ile tanıtıp,
topluma kendi değerlerini kabul ettiren Haman ve Keşişleri bize tanıtmaktadır. Yine
tarih, bunlara karşı mücadele veren peygamber ve önderleri bize tanıtmaktadır. Tarihte
insanların ve insanların önderleri olan peygamberlerin mücadeleleri, adaleti tahakkuk
ettirme mücadelesidir. Bundan sonra da, hiç kuşkusuz verilecek en büyük mücadele,
adalet için olacaktır.

Öz

Adalet; hak, kanun, kuvvet, bilgi gibi unsurları da içinde barındıran külli bir
kavramdır ve adaletin bu kapsayıcı yapısının kavranabilmesi ve tahakkuku için külli
bir nazar, külli bir ilim, külli bir kudret gerekmektedir. Böyle bir bakış, ilim
ve kudret; ancak İlahi olabilir.

Bu makalede, bireysel ve toplumsal hayatın her anında ve her aşamasında hak ve
adalete riayetin terakki ve tekâmülü; riayetsizliğin ise tedenni ve kusuru getirdiği
ifade edilerek Kur'an-ı Kerim'in dört gayesinden biri olan adaletin önemi vurgulanmaktadır.
Adalet konusunda belirleyici aktör ve adil bir kanun koyucunun sahip olması gereken
bazı isim ve sıfatları sayıldıktan sonra; insan için düzenleme yapacak gerçek kanun
koyucunun Alim, Ganiyy, Ferd, Rabb, Rahman ve Rahim Allah'tan başkasının olamayacağı,
Allah'ın da peygamberleri vasıtasıyla bu kanunları vazettiği gözler önüne serilmektedir.
Peygamberlerden sonra bu kanunları bize verecek olan ise "vazedilmiş değerler, toplum
ve alimdir."

Sonuç olarak izah edilen hususların bugün için modern toplumların kanun yapma
ölçü ve müesseseleriyle uyuştuğu kanaatine varılmakta; sorunun, adaleti gerçekleştirme
yönündeki İslam Hukuk Tarihi müesseseleri ve terminolojisinin, bugünkü müessese
ve terminolojiyle ifade edilmesinde yattığı düşünülmektedir.

Anahtar Kelimeler: Adalet, kanun, kanun koyucu, değer, toplum, alim

Abstract

The justice is a holistic concept covering the elements as right, law, power
and information. In order to understand and realize this comprehensive structure
of justice, it needs a general theory, a general knowledge and power. This kind
of theory, knowledge and power could only be divine.

This article accentuates the significance of justice which is also from one of
the four main sakes of the Qur'an. The respectfulness of the right and justice in
the whole individual and social life will end up in the progress and spiritual development,
whereas the disrespect will bring about the decline and imperfection. After the
listing of the necessary attributes and characteristics of the determinant actor
in justice and of a just lawgiver, the article mentions that the real lawgiver for
the humanity can not be other beings but God, Who is the All Rich, the Only, the
Lord, AllCompassionate and AllMerciful. God has put his laws to our attention through
his prophets. After the prophets, "customs, already established values, society
and scholars" will enable us to know what these laws are.

Consequently, the explained futures seem to be in consent with the law enactment
norms and institutions of the modern societies. The problem lays at the expression
of the terminology and institutions of the History of Islamic Law with the contemporary
counterparts.

Key Words: Justice, law, lawgiver, value, society, religious scholar (Alim)